aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Aralık 2011 Perşembe

yeni bir başlangıç, yeni umutlar, yeni evlilik hayalleri, yeni heyecanlar....

Oğlum yeni bir aşk yaşıyor :))

Bazı sabahlar evden çıkarken, karpuz aromalı sakız alır Mercan... Bu sabah 1 tane daha aldı, "bunu da Ayça'ya veriyim bari" dedi :)

- Tamam oğlum ama diğer arkadaşların görmesin, onlar da isterler sadece 1 sakızın var
+ Yok yok, Ayça'nın çantasına atarım ben bunu, kimse görmez
- E bari söyle çantasına sakız koyduğunu nereden bilecek kız?
+ Kulağına söylerim ben anne üfff, sen düşünme!


7 Eylül 2010 Salı

Gregorgia, Daniella, Fernando ve diğerleri....

Daniella, Fernando Jose Altamiano Del Kastro ile evlidir, çok kez istemesine rağmen çalışmasına izin vermemiştir Fernando. Biraz alkoliktir. Evde şiddet uygulamaz ancak iyi bir içicidir. Gel zaman git zaman Daniella ile Fernando'nun Antonio adında bir oğulları olur. Kendi hallerinde yaşar giderler. Ancak Fernando yapacağını yapar, gül gibi Daniella'yı aldatır. Aldatmakla kalmaz, kış kıyamet 4 yaşında bir çocukla bırakıp gider.

Daniella anadır. Gururludur. Zaten açıkçası bu utanç ile kimsenin kapısını da çalmak istememektedir. İş arar bir süre. Bu sırada kalıbı bozuk Fernando ise dava açar Daniella'ya ve boşanırlar..

2 Ağustos 2010 Pazartesi

Mübarek gün

Cuma günü ayın 6'sı imiş...
Ne kadar müthişmiş.
Hem mübarek günmüş, hem bizi cumartesiye bağlarmış,
hem de 7'ye...



Tatil sonrası notlar;
- Hazır yemekten sonra mutfak inanılmaz sıkıcı, bayıcı ve yorucu. Hele bu sıcakta...
- Mercan duvara yapışma tehlikesi yaşıyor, sanırım bir kaç gün daha bu böyle sürecek. Alıştı çocuk ipini koparıp koşmaya...
- İşe gelirken giyinmek çok zor geldi bugün. "ne giycem beeğğn" böğüldemelerim baş gösterdi.
- ve birazdan çıkıp eve gitmeye çalışıyor olmak

16 Eylül 2009 Çarşamba

Huzur doluyum....

- Nuyan'ı öptün mü annecim
- hı hııı



Mutluyum, dün nuyan'a küçük bir de hediye aldım. Gönlünü almak için. Kadın duygu patlaması yaşadı. Bu arada o kadının öksüz büyüdüğünü de öğrenmiştim. O yüzden onu üzdüğümüz için içim içimi yiyordu. Biraz olsun hafifledi şimdi. Birde Mercan ona koala gibi asılmış vaziyette geldi dün akşam servisle. O kare de görülmeye değerdi. Aralarının iyi olduğuna sevindim.
***
Yarın ofiste ağır bir müşteriyi ağırlayacağız bu arada. Hem gururluyum hemde ezik. Çünkü bizim ofis onların toplantı odası kadar :)))

Aman ne yapalım canım. Önemli olan boyu değil işlevi zaten :) Yaptığımız sunumla 5 ajanstan son ikiye kalmayı başarmış insanlarız sonuçta. Yarın da kafalarsak iş bizim. Gelsin paralar :)



Ve bu sabah sevgili komşum kumru kuşumun yuvasında yavrularını bırakıp gittiğini gördüm. Çok üzüldüm. Mercan'a, "yavrularına yemek almaya gitmiş annecim" dedim inşallah lohusa bunalımından gezmeye çıkmıştır ve döner. Yoksa kargalar yer o yavrucukları yaa. Yazık çok üzüldüm valla.

6 Kasım 2008 Perşembe

İyiki Varsınlar....

Bir insanın ömrü ne kadardır ki? Yaşadığı kadar...

Kim bilir sonunu, nerede nasıl başladığını anlayamamışken, "öylesine" gelişmişken.

Anneler seçilmez, babalar seçilmez.. Aşk da ısmarlanmaz, gelir vurur dan diye kalbinden. Aşkınla sıcak yemekler pişirir, küçücük koltuklara sığar, soğuk odaları ısıtırsın.. Sonra çoğaltmak istersin aşkı, yayılsın, sana yeni öğretiler getirsin istersin.

Bir çocuk verir Tanrı. Gün yüzlü, güneş yüzlü, pamuklardan yumuşak, pırlantalardan parlak, bilmediğin ve kıyaslayamayacağın bir kokuda, 'cennetten geldi' dediğin yavrun.

Birlikte sarılırlar yine. Anne, baba ve çocuk. Çocukla çocuk olur baba, anne her ikisine anne. Birlikte sarılır ve uyurlar, soğuk odaları ısıtır, küçük tabaklarında sebzelerini yer, el ele tutuşup sütlerini içerler.
Yarın benim için apayrı güzel bir gün.
Hayat arkadaşımın yaş günü, hayatımın anlamının 18. ayının dolduğu gün.

18 ay mı yoksa 1,5 yaş demek mi daha kulağa dolu kestiremiyorum ama, kesinlikle içi dopdoluydu bu 1,5 yılın.

Hayatımdaki 2 erkeğin kesişen özel günü. Hayatımdaki "iyi ki doğdunuz" demekten mutluluk ve büyük bir haz aldığım 2 erkeğin günü.

İşbirlikçi, tembel, obur sevgililerim. Sizi çok seviyorum.

İyi ki doğdunuz.

4 Eylül 2008 Perşembe

Aşkımın kurbanı olursam...

....Mercan beni Brezilya dizilerindeki maksimum 8 minimum 4 isimli yakışıklı oğullar gibi terk edip gider herhalde?
Hemde "o bize göre değil" demeden...
İçindeyken uzun, finaline gelindiğinde ise kısacık olduğu kanısına varılan anne adaylığı süresince hep kendimce gerçek aşkı tarif etmeye çalışmışım. Oğlumu.. Oğluma duyduğum ve duyacağım aşkı. Şimdi durup okuduğumda hem yalın buluyorum, hem eksik, hem yakın hem yarım, hem başarılı hem dandik.
Anneliğimin belki en güzel dönemindeyim. "Anne" olmak, hele küçücük oğlumun o küçücük ağzında minnacık dilini kullanak, uğraşarak, uzun zamandır gözlemleyerek ve dinleyerek uzun çalışmalar sonunda beni benden eden annelik tavan yapmış durumda.

İnsan kendi mamülünden böylesine basit şeyleri almayı ağaçtan hamsi toplayabilmek gibi saçma ve sıradışı buluyor. "Yahu" diyor insan... "Bu küçümen bir fıdıldı, ultrasonda dr. birşey gösterdiğinde anlıyormuş gibi "hııı" derdik ki o kadar küçümendi, sonra... sonra nasıl ya? anne diyo bu"!!

Dehşetengiz duygular içindeyim artık. Mercan yürümeye başladığında çok çok yeni ve sürprizlerle dolu bir döneme girdiğimize emindim, ancak üzüm kadar küçük "ultrasonal" bebeğimin yürümesi, parmak uçlarına kalkması, insanlarla iletişime girmesi, isteklerde bulunması, konuşması.... Nereye kadar? Hergünümüz sürpriz, her günümüz heyecan, merak. Hergün yeni bir aşk. "Anneee" derken o, yavşak yavşak bakarken gözümün içine, çapkın çapkın kısarken gözlerini duyduğum kelimeyemi ağlasam, oğlumun resmen kur yapabilme yetisine sahip olmasına mı bilemiyorum. "Çok hızlı büyüyorlar canım.." diyorlardı bunlar için ama bu kadar mı hızlı?

Karşıyım. Bugün bana yaptığını yarın öbürgün elalemin kızına yapacak, süzecek, gözünün içine bakacak, "aşkıım" falan diyecek.

Iyyy

Tüylerim diken diken oldu.

Tamamiyle gereksiz, zamansız, hatalı ve hastalıklı bir kıskançlığın pençesine düştüm yine. Daha doğmadan başlayan "pipisini önce ben gördüm" triplerimi; söz konusu olmayan hayali kız arkadaşlar adına tüm kızlara yapar buldum kendimi.

Aşığım. Seviyorum. Hiç bitmeyecek, azalmayacak, her türlü kötü-zor güne dayanabilecek, küslükler ve kırgınlıkların hakkından gelebilecek sağlamlıkta bir aşk bu. Aşk geçer derler aslında... Olabilir, geçebilir. Mümkün bence. Ama o zaman bu aşk değil, veya onların sözünü ettiği şey aşk değil. Hormonal azmanlaşma, kızışma falan belki.. Kediler gibi. Aşk bu bence.

Tam üzerine bastığım şey. Ayağıma basınca benim yerime "iaaaa" diye çığlık atan şey. Kabahat işlediğinde "annee" diyen, pamuk yanaklı, cennet kokulu, derin bakışlı, yakışıklı evladım. Gıdısı, avuçları, dudakları, beyaz inci dişleri, yumuşacık ayaklı yumoşa bandırılmış oğlum...

16. ayımıza ayak basıyoruz 2 gün sonra... Parmak uçlarımızda...


Ps: Yazımı başından okuduğumda defalarca "bebeğim" dediğimi farkettim. İstemek başarmanın yarısıdır... "O artık çocuk! Sonra delikanlı.. falan. Bebek değil. Hep bebek olmayacak, yok bebek yok bebek no bebek, çocuk o adam o"

6 Ağustos 2008 Çarşamba

12 Haziran 2008 Perşembe

Hızlı gelişim, şaşırtan faaliyetler

Mercan bir çoştu, bir değişti. Kreşten mi yoksa yaşına göre girdiği gelişme sürecinden mi bilmiyorum


1. si saatimi gösterip "tih teee" yani "tik tak" dedi
2. si sabah parmağını gösterip "hıııı" dedi
3. sü bu çocuk herşeyde oynuyo. kapı gıcırtısına oynayacak, reklam cıngılları dahil herşeye ahenkle kafa sallıyo bayılıyorum :)

Hamileyken az müzik yayını yapmadım karnıma onun getirisi herhalde, her türlü müziği dinleyebilen ve uyum sağlayabilen bir oğlum var.

20 Haziran 2007 Çarşamba

Nefes aldım da geldim!

Dakikalar önce Mercan Deniz uykuya daldı, gıdısından derin bir oh çektim "oh dünya varmış" dedim de geldim.

Oysa sabah saat 04:30 sularında zıvanadan çıkmış vaziyetteydik.

Doğsun diye gün saydığım, gelişinin bana neler getireceğini hiçbir zaman tam olarak bilemeyeceğimi düşündüğüm ancak gelişiyle hayatıma fazlaca anlam katan oğlum 1,5 aylık oldu. Ve ilk kez dün gece "doğmadan önce daha iyiydi yaa" diye düşündüm.

Ağzı ve dili olan, ancak derdini anlatamayan yardıma muhtaç olmak ne zormuş!

Neden ağladığına mı yanmalı, anne olarak nedenini anlayamamaya mı yoksa bir şekilde onu yatıştıramamaya mı?

Çaresizliğe mi?

Zor geçen bir gecenin ve sebepsiz ağlamaların suçlusunu havanın sıcaklığına bağladım en sonunda. Bizleri rahatsız eden hava koşulunda minik adamlarında huysuzlaşması normal sanırım.

Geçen 1,5 ayda anne-baba olmanın getirdiği dayanılmaz sorumluluklarla bir bir tanıştık tokalaştık.


Gaz neden nasıl oluşur, nasıl üstesinden gelinir öğrendik.

Taze babacım gaz çıkarma teknikleri üzerine kitap yazacak kıvama geldi. Hatta gaz çıkarma işiyle öyle özdeşleşti ki Mercan onun kucağına gider gitmez gazını çıkartabiliyor.

Uykunun hayatımızdaki önemini kavradık.

Birbirimize yardım etmeyi daha gönülden istedik ve çok faydasını gördük.

Sapına kadar anne-baba olduk işte.

O hıçkırmaya başladığında dehşet içinde açılmış gözlerini görüp tüylerimizi dikecek kadar!


Mercan çok serseri, keyif düşkünü, inatçı ve gayet akıllı.

Anne-babasının sesini ayırt ederek kime ne şekilde naz yapacağını kesinlikle çok iyi biliyor. Zira benim sesimi duyunca birden karnı acıkıyor, babasının sesini duyunca ağlayası geliyor.. Ki kucağa alınıp sohbet edilsin kendileriyle...

İnanılmaz yorucu bir şeymiş. İlk günlerde "aa bu mudur yani hiç zor değil" diye düşünüyordum ki hiç de öyle değilmiş. Dünya'da geçirdikleri hergünde beklentileri artıyor. Beklentilere alışma sürecimizde bazen iplenmediğini düşünerek yaygarayı basıyor.

Ancak o mutlu olduğunda benim hissettiğim şey mutlu olmak kadar tekil ve sade değil. Daha bi kaşarlı, sucuklu, ketçaplı.. falan :)


1,5 ay az değil evet, ancak benim için hala dündür bu 1,5 ayın başı... Yani dün doğmuştur Mercan. O yüzden hala alışma sürecindeyiz. Daha düzenli bir hayat için...







Yakında yine ben burada..


Bu arada;Tarafımdan test edilip onaylanmıştır:

Anne karnında dinletilen müziklere dünaya geldiklerinde tepki veriyor bebekler. Bilim adamları doğru söylemiş. Varsayım değil gerçek yani.

Aylarca dinlediğim ve dinlettiğimi düşündüğüm Baby Einstein serisi ninnilerine tepki veriyor Mercanım. Yani susuyor, dinliyor. Yoğun ağlama krizlerinde onu yatıştırmak için kullandığım bir yöntem oldu dolayısıyla.


Sevgiler...

13 Nisan 2007 Cuma

Mı acaba?

Dönek bir ilk bahar sabahından merhaba...

Gökyüzü şu an gri, bulutlar dolanıyor. Uyku sersemi kuşlar günlük güneşlik bir hava varmış gibi cik cik ötüp duruyor ve insanı gereksiz bir heyecana itiyorlar.

Sanki sokaklarda fazla insan bile yok bugün?


Neler oluyor? Hava dolanıyor.

"Acaba yağsam mı yağmasam mı?" diye düşünüyor.

Bende yaklaşık yarım saat önce "bak ne güzel hava karanlık, uyusam mı uyumasam mı?" diye düşündüm. Tabi kararımı vermemde uyanan metabolizmanın ve bacaklarımın uyuştuğu sinyalini alan beyin olduğunu iddia eden şeyin payı büyüktür.

Bugün itibari ile 9. aya girmiş bulunuyormuşuz. Bense artık bir an önce çıkmak istiyorum. Bir zamanlar bitmesin istediğim büyülü ve mucizevi bir çok olayı barındıran şu dönemden...

Doğum sonrası depresyonun damarlarımdaki asil kanda dolaştığını hissediyorum. Hatta "doğum öncesi depresyon" olarak tarafıma kıyak geçtiğini bile düşünüyorum. Ki sonrasında kolay atlatayım...

Artık bir an önce Mercan'ımı görmek ve normal hayatıma normal bir şekilde devam etmek istiyorum. Ancak hiçbirşeyin eskisi kadar normal olamayacağı gerçeğinin de farkındayım.

Kendimle ilgili kısım kesip atmak istediğim fazladan bir uzuv gibi zaten.


Keşke gerçekten kesip atabilsem..


Fermuarını açarak üzerimden attığım sarı naylon bir tulum olsa yüzümü asan herşey.


Sonunda yeniden vitrinlerin önünden başımı önüme eğmeden geçebilsem..


(çok ezik gördüm kendimi)


Düşünmekle olmuyor ya bu işler, yine de iyiyi düşünerek iyiyi bulma çabasıyla herşeyin yavaş yavaş eski halini alacağını hayal ediyorum. Hayal değildir ama umarım.
Hayatımdaki tek değişim gerçekten bir aile olmuş olmak ve artık çalışıp çabalamak, en dandik günümde gülücükler saçmak için gerçek bir sebebimin olmuş olmasıdır. En azından böyle olmalı..

Bu kadar düşünmeye her gece rüyalarda doğumhane ziyareti yapılır, Mercan güler, Mercan ağlar, Mercan'ın saçları okşanır. Arasıra dj edasıyla Dr. da ortamda dolanır durur.


Fakat uyandığında eğer düşünmeyi akıl edebilirsen... Hayatta ondan başka mühim hiç bir şey yoktur ki. Baksana rüyalarında. Çünkü asıl sıkıntı elini koyarak hissetmeye çalıştığın bebeğinin özlemidir. Bir zaman sonra bunlar seni kesmez ve kucağına alarak eserini seyretmek istersin.


İsterse gecelerce ağlasın.


Sorun değil.
Kendi oltama geldim.

Benim derdim kimi ne kadar seveceğim. Ve sevgimi ne kadar sunabileceğim. Saygıları yitirmeden...


Mercan babasına karşı! Inınınınn....

İzleyelim görelim diyorum


29 Mart 2007 Perşembe

Yoğun istek üzerine :)

Her hafta Prison Break ve Heroes'un hangi gün olduğunu unutmam gibi kengi bloguma gelip, "yeni bir şey var mı?"diye bakıp çıkmamı da normal karşılıyorum artık. Gün gelir gün geçer dedik, e geçer tabi sayılı gün ne de olsa.. Hoş neyi neden saydığımızdan pek emin değilim artık, zamane bebeleri keyfe keder gelebiliyorlar, ve yine günümüz dr.'ları malesef aklıma gelen onlarca düşünceden biri nedeniyle annenin ödünü patlatıp onu apar topar sezeryan ile doğuma yöneltebiliyorlar..

Yani bu durumda ben neyi sayıyorum?

Siz kimsiniz?

:))

Emin olduğum tek şey aşk.

Öyle bir aşk ki, bu güne kadar aşk diye yiyip içtiğim, sırtımı yaslayıp, yüzümü verdiğim şey neydi bilmiyorum.

Aşk tam önümde. İşte.. şu satırları yazarken çarpan kollarım yüzünden gerçekleştirdiğim eylemi tanıdık buluyor aşkım.

Aşk gözümü kör ediyor. Öyle ki; ayaklarımı göremiyorum :)

Aşk sesime yanıt veriyor, aşk önceliklerimi tanıyor, aşk en sevdiğim şarkılara eşlik ediyor...

Aşkım bazen öyle saçmalıyor ki, kıçı başı nerede aklım karışıyor. Bazen yakalayacak gibi oluyorum.. O da dalga geçer gibi geri çekiyor.

Aşkım oğlum. Yüzünü görmediğim ve bir 9 ay daha görmeyecek olsam, yine de rüyalarıma girecek kadar somut, gece uykumdan uyandıracak kadar gerçek, beni aldığım kilolarla dalga geçtirecek kadar güzel oğlum.

O bir kaç saniyeliğine ayağını dayasın göbeğimin ortalık yerine.. Tüm dünya durur, bütün pasta ve çikolatalar anlamını yitirir, ne ses işitirim ne üstüme üstüme gelen kamyonu görürüm.

Her hareketinde "acaba ne istiyor" diye, sanki sesini duyacakmışçasına karnıma eğilmeye çalışır "Mercanııım" diye soracak olurum.

Aşk delilikse, annelik en büyük aşkı bulmaksa, ana gibi yar olmazsa ve içki kötülüklerin anasıysa...

Aşk sersemlemek, annelik bazen zıvanadan çıkmak olabilir. Zira kurduğun en saçma cümleyi silmeye tenezzül etmezsin.

"İçimden bu geldi! Ne var?"

Artık dr. kontrollerine daha sık gitmek istiyorum.

Bir gün oraya 2 kişi girip 3 kişi çıkacağız.

Hazırladığım çanta sokak yüzü görsün, "lohusa.. " bilmemnesi diye hazırlanmış alınmış herşeyin hakkı verilsin istiyorum.

Artık "yenidoğanların bakımı" türevi hiç birşeyi okumuyorum. Okudukça insanın aklı bulanıyor, okuyup bellediği, aklına kazıdığı veya benimsediği herşey yıkılıverecek gibi oluyor.

Annelik içgüdüsel birşey.

Milyonlarca kadın nasıl annelik yapıyorsa bende aynı içgüdülerle onu tutmaya öğrenip, en doğru emzirme yöntemini kendim bulacağım.

Umarım

Yaklaşık 45 gün 15 saat ve yazmaya üşendiğim bilmem kaç dakika ve saniye sonra....

:)

Sevgiler



22 Mart 2007 Perşembe

Gün gelir, gün biter

Nedense 1-2 gündür kendimi Mercan doğmuş da kaçak kaçak gelip şurada oturmuş gibi hissediyorum.

Oğlumda artık gerçek bir insan yavrusu. Güzel bir uykuyu, yastığa sarılıp uyumaları, yemeğin en lezzetli yerini, bilgisayar başında oturmaları, geç saatlere kadar tv izlemeyi kesinlikle çok görüyor.

Hafif yatar pozisyonda kandırabilirsem kandırıyorum. Tabi onu okşarken ve konuşurken, hele bir de o kadar kaykılmışken ister istemez anne off oluyor.


Off oğlum of

Klavyenin senini kesinlikle tanıyor. Ben şıkır şıkır yazmaya başladığımda "aha bizimki günlük olağan bişeyini yapıyo yine anlamıyorum ama iyi bişidir herhalde, hadi bende eşlik ediyim bari" diye iki tekme geçiriveriyor.

10 yaşına gelmeden evdeki servis tabaklarını sonrasında ise sağda solda gördüğü genişliği elverir betonları ayağıyla kafasıyla kırmaya kalkışacak diye korkuyorum.

Biraz fazla mı süt içtim?

53 gün demek 50 gün demek.

3 gün sonra 49'dan geriye saymak demek. 49'dan geriye saymak demek farkına bile varmadan "aa 39'a gelmişiz" demek.

Sayılı gün çabuk geçer.

Sevgili kocim bir Mercan Sayacı yazdı, kurduk bilgisayarlarımıza gün, saat, dakika, saniye olarak geri geri gidiyoruz.

Bilgisayarımı açtığımda "10 gün 9 saat 47 dk., 23 sn" yazacak bir gün. Ve ben 'yusuuuf' diyemeden bütün sülaleyi ayağa kaldırmış olacağım.

Ama hazırım. Oğlumun rahat mı rahat (bu cüsseyle denemedim herhalde rahattır) bir yatağı var. Hali hazırda bir ineği (ben) de olduğuna göre gelmesinde hiçbir sakınca yok. Zaten ihtiyacı olan şeyler bunlardan ibaret...

Hastane çantamı bile hazırladım. Kendimi iyi hissetmeme ve henüz erken olduğunu düşünmeme rağmen, sanırım artık biraz sabırsızlık, biraz can sıkıntısından.

Çantamı alıp hastaneye gideceğimiz gün hava güzel olur umarım.

Güneşli bir havada güneş gözlüklerimi takar, içimden 3,5 atarken etrafıma gülücükler saçarak hastaneye gidebilirim.

Mercan'ımın doğduğu günün fotoğraflarında hep pencerelerden sızmış güneş olur, ve herkesin gözünde ışıltılar yüzünde gülücükler.

Takip eden günlerde güneşin doğuşu ve batışı arasındaki süreden birşey anlamayacağım ne olsa. Bari ıngaaaları duymadan güneşle bakışalım.

Hamilelikte gözümü açıldı. Anne-bebek konusunda kendini aklımın almadığı şeylere adamış ne kadar çok firma, kurum, kuruluş, dernek, organizasyon, online faaliyet ve birlikler var.

Bebeğin ihtiyaç listesi, annenin ihtiyaç listesi, doğum çantası ihtiyaç listesi gibi bir çok liste oluşturulmuş durumda, ve arayınca bir çok alternatifiyle burun buruna geliyorsunuz. Anneanneme gösterdiğimde kadın şaşkınlığını saklayamadı.

Aynı dışa vurumculuğunu "yan yatırma yastığı" diye bir objenin varlığından haberdar ettiğimde de yapmıştı.

Sektör biz hamişlerin beyin büzüşüklüğünden faydalanmaya çalışıyor.

İçimizde büyüyen canlıya karşı öyle anormal duygular besliyoruz ki "havası suyu faydalı" diye ilan etseler dünyanın bir ucundaki balta girmemiş ormana gider yaşamaya kalkarız.

Güvenli yatış yastığım, organik giysilerim, odamı nemlendirecek buhar makinam ve daha başka bir sürü ıvır zıvırım olmadan; 5-6 muşamba, 5-6 amerikan bez, ve belki 8-10 kundakla büyümüşüm.

Ve tüm bu 'ilkelliğe' rağmen, inanmayacaksınız ıngaa diye ağlamış, geceleri gaz sancısı çekmişim!

İnsanın aklı almıyor

:))

Kafamdaki en çok şişen balon nasıl bir anne olacağım sorunsalı.

Olayları büyütmeden, üzerine boğmak istercesine düşmeden, her türlü çocuksal eylem ve davranışı sabırla izleyerek, dinleyerek; gerektiğine aynısını yaparak.. oğluma çocuk irisiymişim kadar yakın, ama canı yandığında yaptığım uyarının ciddiyetini kavratacak kadar anne olmak istiyorum.

Bunlar hiçbir antibakteriyel olduğu iddia edilen ürünle, pamukla, gıdayla, oyuncakla vs. olamayacak şeyler.

Sadece ilgiyle elde edilebilir.

20 yaşına geldiğinde "kaç gece başında sabahladım" gibi nidalarla oğluma söz geçiremem. Annem bana geçiremedi ki ben oğluma geçireyim. Ben nasıl şimdi anlıyorsam annemi, o da ancak bir çocuğu olduğu vakit anlayabilir.

O yüzden hakettiğini vermekle ve onun da aklının zehir gibi işlediğini, hiç bir sözümüzü veya herekitimiz unutmadığını benimseyerek belki başarılı olabileceğiz.

Bu konuyla alakalı çok şey okudum malesef. Herhangibirinin etkisinde kalmak veya hepsinin birden tam ortasında kalmak arasında gidip gelen korkularım başgöstermeye başladı ki okumayı bıraktım.

Şimdilerde sadece kendime güvenmeye ve gaza getirmeye çalışıyorum.

Sizlerde gaz vermek isterseniz 3430'a kısa mesaj gönderin :)))



20 Mart 2007 Salı

Bekliyoruz

Artık bir beklemek kaldı
Gözlerimi kapayıp kokunu duymaya
Ellerinde ısınmaya
Gözlerinde yeniden doğmaya
Gecemi gündüzüme katmana
Ve verebileceğin her türlü acı ile hayatıma anlam katmana

11.03.2007



7 Mart 2007 Çarşamba

Hormonların gücü adına!!!

30. haftanın keyfini sürdüğümüz şu sıralarda küçük sevgilimin minik, minicik çamaşırlarını itinayla ütüledim. Evet ben ütüledim :)

Eldivenden, önlüklerin bağcıklarına kadar her bir parçayı, itina ile ütüledim. Ömrü hayatında beni ütü ile birlikte görmeyen annem tabi ki inanamadı bu duruma, gömleklerini ütülemeye neredeyse para isteyeceğim zavallı eşim ise kıskançlıkla izledi.

Bunu salgıladığım hormonlara bağlıyorum, kendimi Alien gibi hissetsemde bazen onları bende seviyorum. Beni daha çok işe yarar kılıyorlar :))

Geçtiğimiz hafta da Mercan efendinin odasını boyadık, bol bol vakit öldürdük ve fotoğraf çektik. Hatta ileride "bak senin için ne kadar uğraştık" diyebilmek için midir bilinmez hemen hemen her ayrıntının fotoğrafını çekmişiz. Şarkı türkü ve "Mercaaan papucu yarııım"larla geçen hazırlık aşamasından sonra nihayet mobilyalarımız geldi, artık sakin sakin yerleştiriyorum.




Çünkü yerleştirme hususunda aceleci davranırsam oğluşumun da aceleci davranabileceğini düşünüyorum. Yada belki sayılı haftaların tadını tadını doyasıya çıkarmak içindir..

Bilinmez.

Bildiğim tek şey Mercan'ın çok şanslı bir çocuk olacağı.

28 Şubat 2007 Çarşamba

Kıllı Kızım...

Arkadaşlar duygularınızı sömürdüğüm için üzgünüm, ancak o gün ağlama seansım esnasında biryerlere iz bırakmalıydım. Sanki sonrasında Shaloyla yüzleşeceğim de, gidişine gerçekten üzüldüğümü kanıtlayabileyim diye...

Bilmiyorum. Tek bildiğim çok üzgün olduğum, ve boşlukta olduğumuz. Evde karı koca birbirimize "kıllıııı" veya "pisiiiiii" diye seslenir olduk bir kaç gündür, bir kıllıya çemkirmek dilimize pelesenk olmuş!

Merak edenlere, veya benim izzah edemeğim önceki bloguma istinaden...

Shalo evden kaçmadı, yani kaçtı 1-2 ama rahatlayınca evde pısıp karın büyüttü. İki hamiş rekabet halindeydik son 1 aydır karın büyütme konusunda!

Kıllı kızım Şelale 25 Şubat Pazar günü, karnında 6 haftalık 4 bebişiyle yeni bir yuvaya gitti.

Onun da en az benim kadar ilgiye muhtaç oluşu, ancak benim kendime zor bakmamdan..

Hamileliğin getirdiği lüzumsuz titizlik hastalığından...

Burnuna tüy kaçsa bunu asla anlatamayacak olan minik Mercanımın gelişinden

ve türevi sebeplerinden ötürü.

Haberini alıyorum, geceleri taşıma sepetine girip "mır mır mır" söyleniyormuş...

Bu arada hiç aklıma gelmedi Şaloya yuva aradığımızı yazmak. Belki buradan bir zavallı kurban bulurduk kendimize.

En azından resimlerini görürdüm :(

Sevdiklerinizin kıymetini bilin,
Onları bol bol dinleyip,
Gözlerinin içine bol bol bakın

Ve daha geç gerek duyun, durup düşünmeye :)

Herkese sevgiler

26 Şubat 2007 Pazartesi

Seni Seviyorum


Geldiğin gün su içmeye halin yoktu
Sesin çıkmazdı, arkamızdan sinsi gelir sonra tarafımızdan ezilerek adeta korna gibi öterdin.
Süt içmeyi hiç bilemezdin
Ne eldivenler deldik
Ne biberonlar aldık sana içesin diye
Sen kafanı göğsüme dayayıp uyumayı tercih ettin

Gözlerin kapalı, yüzün gözün yara içinde
Ne çirkin birşeydin öyle!

Her sabah uyanıp bekledin kutunda, biri gelip alsın seni diye..
Ne gören gözün, ne koku alan burnun vardı
Başka çaren mi vardı mum gibi dikilmekten başka

"Ölecek bu" dedik
"Yazık, ölecek!"


3. gün çızırtılı birtakım sesler
Şimdi hatırlamıyorum 5 veya 6. gün hırıl hırıl seslerle yatağımdaydın, kıllı kızım kokumuzu almayı başarmış ve yatağımıza gelmiş!

Ne büyük mutluluk

Ama bir de boğazına birşeyler gitse!!!

Bir tasmacık aldık sana.
Çıngıraklı
Gittiğin geldiğin yeri duyalım da ezmeyelim seni diye...

Aldığımız gün o kürdan boynuna uysun diye kaç delik açtık bilmiyorum.

Ama geçen zamanla o delikleri bir bir nasıl doldurduğunu hiç bilmiyorum!

Gün geldi büyüdün, tabiri caiz ise resmen kocaya kaçtın

Ben "öldü kızım" diye balkonlarda ağlarken sen kimlerle fink attın

Yapma Şelale, dur şelale, hayır şelale, geber şelale... diye bağırmalar
Her zaman tam vaktinde akla gelen sırnaşmalar

Dilerim sırnaştığında bacağını savurmasın kimse sana
Dilerim akşamları babacığın gibi ellerinde saç fırçası, çirkin tüylerini tarasınlar
Dilerim saatlerce sana top atıp oyun oynayabilsinler

"Bir kaç gün sonra geçer" diyoruz şimdilerde ancak, bilmiyorum geçecek mi?
Her yerde, ve herşeyde senden izler var.

Başta koltuklarım olmaz üzere :)

Sabah beni uyandıran yok, yediğim yemeğe musallat olan, kek hamurunu kaseden sıyırmaya ortağım yok!

Sarı köpüş emekli oldu!
Ama hiç bir yırtığını dikmedim. Belki baktığımda daha çok ağlamak için..

Her sene elime aldığımda "ah şelale" deyip iç geçireceğim yılbaşı süslerimiz
Ve minyatür bir de çam ağacımız var

Sağdaki soldaki hiç bir süs eşyam sağlam değil, gözü çıkan mı ararsın, tüyü yolunan mı, dalı kemirilmiş mi..?

Evin bir parçasıymışsın da haberim yok.

Sabah tüm bunları Mercan'a anlatırken ve "herşey senin için..." bla bla.. sı yaparken anladım ki Şelalem, "kıllı kızım" diye sevdiğim bir kediden çok gerçekten benim kıllı kızımmış.

Paylaşamadığımız battaniyeler, kızdığımda gidip sığındığı sabahlığım..

Evimi yakıp gidesim geliyor şu an, onu evinden ettim diye.

Daha fazla duygu paylaşımı yapamayacağım, sözün bittiği yerdeyim sanırım.

Sevgi bambaşka bir şey.
Sevilen bir kıllı kız olsa bile :'(

19 Şubat 2007 Pazartesi

Anne Olmak II

Mercan'ım bol ışık alan, geniş geniş odalarda bezini doldursun diye çalışma odamı taşıdık.

Ve iki ayrı heyecanı beraberinde getirdi bu yenilik.


1. si o boş oda da sesimin yankılanışı oldu. Kısa bir süre sonra orada hıçkırıklar, gözyaşları, gülücükler yankılanacaktı. En hüzünlü gaz çıkarma seanslarına ve komedi gibi ilklere sahne olacaktı o oda.


Ve bu oda... Bir kaç gündür burada durup okula giden, okuldan gelen çocukları.

Çocuklarının peşinde deliler gibi koşturan anneleri, camdan bazen endişe bazen şaşkınlıkla çocuklarını izleyen anneleri izledim.

İyi bir izleyicimiyim bilmiyorum ama annelerin izleyici oldukları kanaatine vardım.
Sanırım çoğu anne müdahe etmektense, çocuğunun kendisine mi yoksa babasına mı çektiğini anlamak istercesine izlemeyi tercih ediyor.

Ve yaş 12 olana kadar kızlar annelerine, oğlanlar babalarına benziyor.
Ne laf dinliyor, ne düşünüyor, ne görüyorlar.

Ve anneler de biraz tedirginlik daha çok gururla izliyorlar onları. Diğer arkadaşlarıyla dalaşmalarını, çantasını yere fırlatıp gördükleri topa refleks şeklinde vurulan tekmeleri, kaybolan kravatın hikayesini ölesiye seviyorlar.

Hiç bitmemesini istediğimiz şarkılar, anlar veya bir dilim pasta gibi tatlı geliyor onlar için bunlar.


Oğlumun "anne bak ben burdayım" veya "heyoo yakalasana" şeklindeki karnımdaki oynaşmaları veya kolunu bacağını oynatırken yaptığı meksika dalgaları esnasında hep hayalini kuruyorum...


Yırtılan tişörtleri, meyve suyu dökülen veya çamura bulanan pantolonları, eve giden çamurlu topları, dağılan odayı, oyuna yetişmek için yarım bırakılan tabakları...


Yapacakları ile gurur duyuyorum Mercan'ımın.

Beni kızdırmalarını ama sonra gelip yanağıma konduracağı özür öpücüğünü ölesiye bekliyorum.


Oğluşum da sağolsun "yaptıklarım, yapacaklarımın teminatıdır" dercesine şimdiki küçük dünyasında azmanlıklarına devam ediyor.


Anne adayı olmak bile bu derece şiirsel ve trajikomik ise annelik nasıl birşeydir aklım alamıyor.

Sanırım önümüzdeki senelerde de geceleri yatağıma uzanıp hep gün içinde yapmış olduğum anlam taşımaz hareketlerimi sorgulayıp anlamlar yüklemeye çalışacağım.


"Kadınlar ne ister?" sorusuna bile yanıt bulamamış biri olarak "anneler ne bekler" sorunsalına da kolay kolay yanıt bulamayacağımı biliyorum en azından.


Şimdi çorapları koklayıp, zıbınlara sarılarak ve küçük spor ayakkabılarımızı karnımıza koyup aynada izleyerek geçirdiğimiz şu günlerde; emin olduğum bir tek şey var.


İştahım açıldı :))))))

bu sonu bende beklemiyordum :)

yazı uzayınca karnım acıktı ne yapayım?