hamilelik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hamilelik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ocak 2014 Perşembe

Bir şey olsun.. sevilesi

Yaklaşık 1 yıldır kedi arıyoruz ailecek. Eve bir kedi... Ama petshoptan ordan buradan değil, sokaktan.. Hani annesinden alınmış da terkedilmiş, bakıma ilgiye sevgiye muhtaç bir kedicik. Lakin yok! Bulamadık o kediyi. 

Aradan zaman geçti. Kedi olan evi pis ve tiksindirici bulan iğrenç insanların "kedi alırsanız hayatta gelmem"lerine inat aramaya devam ettik. Zaten çokta umrumuzdaydı açıkçası! Fakat tüm ısrarlarımıza rağmen bulamadık. 

Bulamadık, bulamadık ama birşey farkettik. Aradığımız şey, kolay yoldan "kedi" diye sıfatlandırdığımız aslında teorik olarak aileye katılacak yeni bir sevgi öğesiydi. 

Yani sevilecek 'bir şey daha' idi.

19 Nisan 2007 Perşembe

Yorum gerektirmeyen bir post

Sonunda olan oldu. Hamilelikte görülen abartı rüyalara son noktayı koydum. Bu kez Uğur Dündar'ında payı var yalnız :))

Sanırım uyumadan önce son olarak onu görmüşüm tv'de.

Sonunda beklenen gün gelmiş. Doğum gerçekleşecek..! Doğumhanenin olduğu yere götürülüyoruz görevli tarafından, ve şekilde görüldüğü gibi toplu doğuma konu olabilecek, klozet görünümlü oturakların bulunduğu bir odaya götürülüyorum.

Buraya gelene kadar eşime de bol bol kızıyorum tabi. Her rüyamda kendisine yer vardır. Bu kez de beni değil de başka bir hamileyi videoya kaydettiği için cinnet geçirmeme neden oluyor.


Neyse.. Doğumhane..



Henüz bitmemiş haldeki, sıvasız, teçhizatsız, kapısı penceresi olmayan yeri doğumhane diye kakalamaya çalışıyorlar bana. Olayın bu kısmı ile Uğur Dündar'ın alakası var işte :)) Bendeniz hemen atağa kalkıp "acil bir durum söz konusu olsa nasıl müdahele edilecek bana, siz insan hayatıyla oynadığınızın farkında mısınız?" diyorum..

Görevli hemşire boynu bükük...

"yaaa ben burda doğurmam kapısı penceresi açık ne biçim yer burası" diyorum, doğuma benimle birlikte gelen herkes kapının önünde ama biri bile haykırışımı iplemiyor..

Tabi daha hatırlamadığım daha bir çok ayrıntı.. Tuvalet molası için uyanıyoruz oğluşla.. Sonra korkarım kaldığım yerden devam!

Doğuramıyorum ve daha önceki rüyalarımda dj kabinlerinde kafa sallayan dr.'um gelip bi güzel kesip biçiyor beni.

Amanın sezeryan!

Arada yine uyanıyorum veya hatırlayamadığım bir sürü olay yaşıyorum yine. Sonraki bölümde hastaneye gidiyorum. Dikişlerimi kontrol ettirecekmişim...

Ve dikişlerim eğer iyi ise nihayetinde oğlumu hastaneden çıkarmaya hak kazanacakmışım!

Gülsem mi ağlasam mı halime?
Son 3 ayda gördüğüm şu rüyaların tümünü hatırlasam da yazsam roman olur. Hatta seri olur.

Hatta hatta proje olur da sinemaya uyarlanır!


13 Nisan 2007 Cuma

Mı acaba?

Dönek bir ilk bahar sabahından merhaba...

Gökyüzü şu an gri, bulutlar dolanıyor. Uyku sersemi kuşlar günlük güneşlik bir hava varmış gibi cik cik ötüp duruyor ve insanı gereksiz bir heyecana itiyorlar.

Sanki sokaklarda fazla insan bile yok bugün?


Neler oluyor? Hava dolanıyor.

"Acaba yağsam mı yağmasam mı?" diye düşünüyor.

Bende yaklaşık yarım saat önce "bak ne güzel hava karanlık, uyusam mı uyumasam mı?" diye düşündüm. Tabi kararımı vermemde uyanan metabolizmanın ve bacaklarımın uyuştuğu sinyalini alan beyin olduğunu iddia eden şeyin payı büyüktür.

Bugün itibari ile 9. aya girmiş bulunuyormuşuz. Bense artık bir an önce çıkmak istiyorum. Bir zamanlar bitmesin istediğim büyülü ve mucizevi bir çok olayı barındıran şu dönemden...

Doğum sonrası depresyonun damarlarımdaki asil kanda dolaştığını hissediyorum. Hatta "doğum öncesi depresyon" olarak tarafıma kıyak geçtiğini bile düşünüyorum. Ki sonrasında kolay atlatayım...

Artık bir an önce Mercan'ımı görmek ve normal hayatıma normal bir şekilde devam etmek istiyorum. Ancak hiçbirşeyin eskisi kadar normal olamayacağı gerçeğinin de farkındayım.

Kendimle ilgili kısım kesip atmak istediğim fazladan bir uzuv gibi zaten.


Keşke gerçekten kesip atabilsem..


Fermuarını açarak üzerimden attığım sarı naylon bir tulum olsa yüzümü asan herşey.


Sonunda yeniden vitrinlerin önünden başımı önüme eğmeden geçebilsem..


(çok ezik gördüm kendimi)


Düşünmekle olmuyor ya bu işler, yine de iyiyi düşünerek iyiyi bulma çabasıyla herşeyin yavaş yavaş eski halini alacağını hayal ediyorum. Hayal değildir ama umarım.
Hayatımdaki tek değişim gerçekten bir aile olmuş olmak ve artık çalışıp çabalamak, en dandik günümde gülücükler saçmak için gerçek bir sebebimin olmuş olmasıdır. En azından böyle olmalı..

Bu kadar düşünmeye her gece rüyalarda doğumhane ziyareti yapılır, Mercan güler, Mercan ağlar, Mercan'ın saçları okşanır. Arasıra dj edasıyla Dr. da ortamda dolanır durur.


Fakat uyandığında eğer düşünmeyi akıl edebilirsen... Hayatta ondan başka mühim hiç bir şey yoktur ki. Baksana rüyalarında. Çünkü asıl sıkıntı elini koyarak hissetmeye çalıştığın bebeğinin özlemidir. Bir zaman sonra bunlar seni kesmez ve kucağına alarak eserini seyretmek istersin.


İsterse gecelerce ağlasın.


Sorun değil.
Kendi oltama geldim.

Benim derdim kimi ne kadar seveceğim. Ve sevgimi ne kadar sunabileceğim. Saygıları yitirmeden...


Mercan babasına karşı! Inınınınn....

İzleyelim görelim diyorum


3 Nisan 2007 Salı

Dönek evlat


Üstümde bir ağırlık var

Önümde topaç gibi dönen veya sağımdan solumdan sarkanların hissettirdiklerinin dışında bir ağırlık bu.

Senelerce annemin "bahar yorgunluğu" diye satmaya çalıştığı benimde "üf ne alakası var yaaa" dediğim şeyi, kısa bir süre sonra anne olacak olmam nedeniyle kabulleniyorum sanırım.

Alışveriş anlayışım aylar önce değişti. Ki değiştiği yönde de alabilcek birşeyim kalmadı.



Evet en iyisi dışarı çıkıp kendimi daha fazla yormayayım.

Yemek? Hayır!
TV? Hayır!
Oyun? Hayır!
Kitap? Hayır!

Dayak..?

Zaten hepsinden geçtiğim noktada en çekici gelen şey yatıp uyumak oluyor.

Uyuşmaların yatış yönünü değiştirmen konusunda yaptığı uyarılar, dönmeye çalışırken ters dönmüş kaplumbağa gibi debelenmeler, 80'lik bir nine gibi söylenmeler, sonunda dönüş.. ama açılan bir uyku.

Artık uyumak zor. Yakında imkansız olacak. Büyük günden sonra ise haram gibi birşey.. O zaman bu uyuşmalar beni uykusuz gecelere hazırlayan şeyler olmalı.

Yani onları sevmeli miyim?

Henüz karnım büyümemişken ağrıyan belimin beni ne kadar mutlu ettiğini anımsadım birden.. Ara sıra aklımdan çıkıveren veya somut şöylerin kıtlığından hamileliğin sadece rüyalarımda olduğunu düşündüğüm günler.

"Belim ağrıyor!!! Yaşasın!" Bu bir belirtiydi, evet. Kesinlikle rüya değil...

Fakat bu uyuşmalar sevinçten öte tatlı bir hüzüne bırakıyor yerini.. Sona geliyorum. Vücudun feryatları bundan.

Mercan şu an ters duruyor. "Ne bu böyle ters ters yarasa mıyız biz" dedi ve bağdaş kurup oturmaya karar verdi oğlum.


Belki sürekli poposunu sevmemize ve babasının öpmesine içerledi.

Erkek adam ne de olsa.

Aslında hep üzüldüğüm bir şeydi onun ters duruyor olması.
Veya uygun doğum şekli oluşundan dolayı en azından bir süre sonra baş aşağı pozisyonunu alması gerektiği.. Herkes başını kaldırıp güneşe bakarken..

Çiçekler, ağaçlar bile.. Benim oğlum neden poposuyla bakacaktı ki? Yazıktı ona. Çoook yazıktı.

Hem belki sesimi de iyi duyamıyordu oradan.

Ben böyle şeyler düşünürken, oğlum sesime geldi. Afacan kurbağa.

Döndü ve beni de döndürmeye başladı.

"Şşşşşşşşş"! Aloo" dedi mi kalkmak zorundayım.

Yatıyorsam kalkmak, ayaktaysam yatmak....


Belki ters durması gereken benimdir :)


29 Mart 2007 Perşembe

Yoğun istek üzerine :)

Her hafta Prison Break ve Heroes'un hangi gün olduğunu unutmam gibi kengi bloguma gelip, "yeni bir şey var mı?"diye bakıp çıkmamı da normal karşılıyorum artık. Gün gelir gün geçer dedik, e geçer tabi sayılı gün ne de olsa.. Hoş neyi neden saydığımızdan pek emin değilim artık, zamane bebeleri keyfe keder gelebiliyorlar, ve yine günümüz dr.'ları malesef aklıma gelen onlarca düşünceden biri nedeniyle annenin ödünü patlatıp onu apar topar sezeryan ile doğuma yöneltebiliyorlar..

Yani bu durumda ben neyi sayıyorum?

Siz kimsiniz?

:))

Emin olduğum tek şey aşk.

Öyle bir aşk ki, bu güne kadar aşk diye yiyip içtiğim, sırtımı yaslayıp, yüzümü verdiğim şey neydi bilmiyorum.

Aşk tam önümde. İşte.. şu satırları yazarken çarpan kollarım yüzünden gerçekleştirdiğim eylemi tanıdık buluyor aşkım.

Aşk gözümü kör ediyor. Öyle ki; ayaklarımı göremiyorum :)

Aşk sesime yanıt veriyor, aşk önceliklerimi tanıyor, aşk en sevdiğim şarkılara eşlik ediyor...

Aşkım bazen öyle saçmalıyor ki, kıçı başı nerede aklım karışıyor. Bazen yakalayacak gibi oluyorum.. O da dalga geçer gibi geri çekiyor.

Aşkım oğlum. Yüzünü görmediğim ve bir 9 ay daha görmeyecek olsam, yine de rüyalarıma girecek kadar somut, gece uykumdan uyandıracak kadar gerçek, beni aldığım kilolarla dalga geçtirecek kadar güzel oğlum.

O bir kaç saniyeliğine ayağını dayasın göbeğimin ortalık yerine.. Tüm dünya durur, bütün pasta ve çikolatalar anlamını yitirir, ne ses işitirim ne üstüme üstüme gelen kamyonu görürüm.

Her hareketinde "acaba ne istiyor" diye, sanki sesini duyacakmışçasına karnıma eğilmeye çalışır "Mercanııım" diye soracak olurum.

Aşk delilikse, annelik en büyük aşkı bulmaksa, ana gibi yar olmazsa ve içki kötülüklerin anasıysa...

Aşk sersemlemek, annelik bazen zıvanadan çıkmak olabilir. Zira kurduğun en saçma cümleyi silmeye tenezzül etmezsin.

"İçimden bu geldi! Ne var?"

Artık dr. kontrollerine daha sık gitmek istiyorum.

Bir gün oraya 2 kişi girip 3 kişi çıkacağız.

Hazırladığım çanta sokak yüzü görsün, "lohusa.. " bilmemnesi diye hazırlanmış alınmış herşeyin hakkı verilsin istiyorum.

Artık "yenidoğanların bakımı" türevi hiç birşeyi okumuyorum. Okudukça insanın aklı bulanıyor, okuyup bellediği, aklına kazıdığı veya benimsediği herşey yıkılıverecek gibi oluyor.

Annelik içgüdüsel birşey.

Milyonlarca kadın nasıl annelik yapıyorsa bende aynı içgüdülerle onu tutmaya öğrenip, en doğru emzirme yöntemini kendim bulacağım.

Umarım

Yaklaşık 45 gün 15 saat ve yazmaya üşendiğim bilmem kaç dakika ve saniye sonra....

:)

Sevgiler



7 Mart 2007 Çarşamba

Mutluluğun kaynağı

Kiki teyze istek yapmış...

Sanırım ajandasına "bebek yapılacak" diye yazacak ama emin olmak için hamile kişinin duygu düşüncelerini öğrenmek istemiş, memnun kalırsa o notu düşecek :)))

E bende yemedim içmedim (yalan) ona cevap yetiştiriyorum..

Öncelikle belirtmeliyim ki, bu süreç insanı fazlasıyla yumuşatıyor. Yumuşacık pamuk pamuk oluyosun. Yumoş reklamlarındaki ayıyı düşün.. Aynı öyle. Sağa sola bakıp gülücükler saçar, gözlerinden lavanta, burnundan okyanus ferahlığı, kulaklarından da bahar tazeliği çıkartabilirsin!

Sinir bozucu ve kesinlikle 'aptal' ne kadar mahlukat var ise, yaradılışından ötürü tarafınca kabul görür bu dönemde. Mesela artık üst komşumu öldürmek veya kapımın önünden geçerken aniden kapıyı açarak ödünü patlatmak istemiyorum. Onunda bir anne olduğunu, kim bilir nelere göğüs germiş olduğu ve hatta gerdiği, evrendeki herkesin sahip olduğu mutlak sorunların yanında gerçekten kayda değer yaşama sebeplerinin de olduğunu düşünüyorum.

Yüzünü görmemeye çalışıyorum.. Oluyor.

Sonra korkak, içine kapanık tedavisi yarım kalmış akıl hastasına da dönebiliyorsun.

Belki günümüzde yaşananlar yüzünden...

Sahilde yalnız yürümeye korkar oluyorsun. Oysa bu her zaman yaptığın, taytını giyip ceylan gibi sekerek yaptığın olağan ruh okşayıcı bir tür aktivite!

Ona buna dalaşmaktan, laf sokmaktan, cevap yetiştirmekten, birşeyleri izzah etmeye çalışmaktan, açıklamalarda bulunmaktan, doğru yolu gösterme çabalarından vazgeçiyorsun.

Çünkü hassassın. Bir küçük bakış seni foşur foşur ağlatır!

Çok çok hassassın. Her konuda.

Gece kırk kere uyanıp "amanın oğluşumu ezmiş olabilirmiyim" diye yanındaki vatandaşın uykusunu rezil edecek kadar :)

Gün içinde kek, börek, çikolata yiyip sonrada "ama bunlar faydalı şeyler değillerdiiiiii" diyerek 2 bardak süt, 2 portakal ve faydalı olduğuna inandığın ne varsa yiyip midenin yanmasına sebebiyet verecek kadar!

Minibüste ayakta kaldığımda her frene basıldığında karnımla oturanlara zor anlar yaşatacak kadar

Son olarak da restoran gördüğün her yerde kocinin gözlerinin içine ezik ezik bakacak kadar :))

Bunlar şakayla karışık gerçekler. Ya da şakalaştırılmaya çalışılmış acı ama gerçekler..

Yastığa sarılmak gibi, her dişinin kendine has duygular ve eylemlerle sürdüreceği ve yaşayacağı bir dönem bu.

Fakat dikkatimi çeken, çoğu şeyde yaptığımız gibi kafamızda oluşan kurgular bu dönemde pek tutturulamıyor.

Ben "hamileliğimde yan gelir yatar, bol bol naz piyaz yaparım" diyordum. Yan yatmak ne kelime, 10 dk. dan fazla aynı şekilde oturamaz oldum. Koşullar veya sağlık sorunları değil buna sebep. Alışık olmadığım bir şeydi ve bunu gerçekleştiremedim!

Yine sabah 07:30' da kalktım, yine gazetemi okudum, sigara içemediğim için tıkındım durdum.

Bol bol müzik dinleyip dinlettim.

Ne kazak ördüm ne atkı.

Ben örmeyi beceremem, becermeyi geç bilmem :)

Yine çalıştım, işim olmadığında kendime iş yarattım.

Yani yan yatmaca yapamadım.

Ama akşamları bol bol naz yaptım :)

Fakat gel gelelim şu haftalardan itibaren artık, "ne yapsamda çevremdekilere benim hamile olduğumu dannn diye anımsatsamda acı çektirsem" diye düşünür oldum.

Oğlum kocaman oldu.
Elimi koyuyorum dinliyor, seslenirsem hareketleniyor


Her gün düzenli bir programla yaşarsan bebeğin de sana uyuyor.
Bir sabah uyuyasın tutsa, o zorla uyandırıyor
Müzik dinleme saatini biliyor.
Annesinin suyu ne kadar çok sevdiğini biliyor.
Öyle ki lavaboya akıtılan suyun sesini ayırt edebildiğini düşünüyorum hareketlerinden

Bunlar çok özel, güzel ve kaçırılmaması gerekilen anlar.
Bebeğim doğduktan sonra, onu herkes sevecek ve benim dışımda başkaları onu anlamaya çalışacak. Oğlum benden başkalarının yaptıklarına da tepkiler verecek.

Ama şu an, sadece birbirimize aitiz.
Birlikte yorulup birlikte neşeleniyoruz. Ben gülünce o hareketlenir, ben üzgünsem o da sıkıntıdan uyur..

Ve sadece ikimize ait iletişim yollarımız var. Onun rahatsız olduğunu benden başka kim anlayabilir ki? Elini ayağını, poposunu ordan oraya kaydırırken, onu gözlerinin önünde en güzel kim canlandırabilir ki?

Mercan sürpriz yaptı "hey ordakiler ben geliyorum haberiniz olsun" diye.

Bir bebek, yada ben? Bir bebek ve ben? Benim hayatım düzensizdi, bir bebeğin ne işi vardı?

Ama gördüm onu, dr.'un tanıdığı bana göre ise tanımlanamayan cisim olan bebeğimi.

Kararını vermiş, gelesi var. Ve daha güzeli bana böylesine güzel, kıymetli bir armağan sunulmuş. Nasıl geri çevirebilirdim ki?

Herşeye tamam dedim.

Gel.

Hadi...

28 Şubat 2007 Çarşamba

Kıllı Kızım...

Arkadaşlar duygularınızı sömürdüğüm için üzgünüm, ancak o gün ağlama seansım esnasında biryerlere iz bırakmalıydım. Sanki sonrasında Shaloyla yüzleşeceğim de, gidişine gerçekten üzüldüğümü kanıtlayabileyim diye...

Bilmiyorum. Tek bildiğim çok üzgün olduğum, ve boşlukta olduğumuz. Evde karı koca birbirimize "kıllıııı" veya "pisiiiiii" diye seslenir olduk bir kaç gündür, bir kıllıya çemkirmek dilimize pelesenk olmuş!

Merak edenlere, veya benim izzah edemeğim önceki bloguma istinaden...

Shalo evden kaçmadı, yani kaçtı 1-2 ama rahatlayınca evde pısıp karın büyüttü. İki hamiş rekabet halindeydik son 1 aydır karın büyütme konusunda!

Kıllı kızım Şelale 25 Şubat Pazar günü, karnında 6 haftalık 4 bebişiyle yeni bir yuvaya gitti.

Onun da en az benim kadar ilgiye muhtaç oluşu, ancak benim kendime zor bakmamdan..

Hamileliğin getirdiği lüzumsuz titizlik hastalığından...

Burnuna tüy kaçsa bunu asla anlatamayacak olan minik Mercanımın gelişinden

ve türevi sebeplerinden ötürü.

Haberini alıyorum, geceleri taşıma sepetine girip "mır mır mır" söyleniyormuş...

Bu arada hiç aklıma gelmedi Şaloya yuva aradığımızı yazmak. Belki buradan bir zavallı kurban bulurduk kendimize.

En azından resimlerini görürdüm :(

Sevdiklerinizin kıymetini bilin,
Onları bol bol dinleyip,
Gözlerinin içine bol bol bakın

Ve daha geç gerek duyun, durup düşünmeye :)

Herkese sevgiler

19 Şubat 2007 Pazartesi

Anne Olmak II

Mercan'ım bol ışık alan, geniş geniş odalarda bezini doldursun diye çalışma odamı taşıdık.

Ve iki ayrı heyecanı beraberinde getirdi bu yenilik.


1. si o boş oda da sesimin yankılanışı oldu. Kısa bir süre sonra orada hıçkırıklar, gözyaşları, gülücükler yankılanacaktı. En hüzünlü gaz çıkarma seanslarına ve komedi gibi ilklere sahne olacaktı o oda.


Ve bu oda... Bir kaç gündür burada durup okula giden, okuldan gelen çocukları.

Çocuklarının peşinde deliler gibi koşturan anneleri, camdan bazen endişe bazen şaşkınlıkla çocuklarını izleyen anneleri izledim.

İyi bir izleyicimiyim bilmiyorum ama annelerin izleyici oldukları kanaatine vardım.
Sanırım çoğu anne müdahe etmektense, çocuğunun kendisine mi yoksa babasına mı çektiğini anlamak istercesine izlemeyi tercih ediyor.

Ve yaş 12 olana kadar kızlar annelerine, oğlanlar babalarına benziyor.
Ne laf dinliyor, ne düşünüyor, ne görüyorlar.

Ve anneler de biraz tedirginlik daha çok gururla izliyorlar onları. Diğer arkadaşlarıyla dalaşmalarını, çantasını yere fırlatıp gördükleri topa refleks şeklinde vurulan tekmeleri, kaybolan kravatın hikayesini ölesiye seviyorlar.

Hiç bitmemesini istediğimiz şarkılar, anlar veya bir dilim pasta gibi tatlı geliyor onlar için bunlar.


Oğlumun "anne bak ben burdayım" veya "heyoo yakalasana" şeklindeki karnımdaki oynaşmaları veya kolunu bacağını oynatırken yaptığı meksika dalgaları esnasında hep hayalini kuruyorum...


Yırtılan tişörtleri, meyve suyu dökülen veya çamura bulanan pantolonları, eve giden çamurlu topları, dağılan odayı, oyuna yetişmek için yarım bırakılan tabakları...


Yapacakları ile gurur duyuyorum Mercan'ımın.

Beni kızdırmalarını ama sonra gelip yanağıma konduracağı özür öpücüğünü ölesiye bekliyorum.


Oğluşum da sağolsun "yaptıklarım, yapacaklarımın teminatıdır" dercesine şimdiki küçük dünyasında azmanlıklarına devam ediyor.


Anne adayı olmak bile bu derece şiirsel ve trajikomik ise annelik nasıl birşeydir aklım alamıyor.

Sanırım önümüzdeki senelerde de geceleri yatağıma uzanıp hep gün içinde yapmış olduğum anlam taşımaz hareketlerimi sorgulayıp anlamlar yüklemeye çalışacağım.


"Kadınlar ne ister?" sorusuna bile yanıt bulamamış biri olarak "anneler ne bekler" sorunsalına da kolay kolay yanıt bulamayacağımı biliyorum en azından.


Şimdi çorapları koklayıp, zıbınlara sarılarak ve küçük spor ayakkabılarımızı karnımıza koyup aynada izleyerek geçirdiğimiz şu günlerde; emin olduğum bir tek şey var.


İştahım açıldı :))))))

bu sonu bende beklemiyordum :)

yazı uzayınca karnım acıktı ne yapayım?


14 Şubat 2007 Çarşamba

Valentinus!.. Toprağın Bol Olsun!





























Bir güle en az 30 YTL bayılınan, kırmızı dondan kırmızı atkıya bereye, fincana, ayıya börtüye böceğe herşeyin üstünüze üstüneze geldiği şu gün aslında Aziz Valentinus'un öldürüldüğü gündür.


Hani eceliyle de ölmemiş, kıtır kıtır kesmiş veya öyyk diye boğmuşlar.

Yavuklusu Julia'da gömüldüğü yere gider pembe çiçekler açan badem ağacı diker! Ama tabi Valentinus'un ölümüne dek geçen olaylar bu ölümü özel ve anılmaya değer kılmıştır.

Çünkü zamanın denyosu Roma İmparatoru II. Claudius kadın erkek ilişkisine öyle bir zalimce yaklaşıyormuş evlenmeyi bile yasak etmiş. Onun için varsa yoksa savaş. Hadi gelin asalım keselim...

Tüm erkekler askere gitsin, kadınlarda artık salatalık yetiştirsin!

Neyse..

Yani aslında birbirimize hediye almamızı gerektirecek hiçbirşey yok bunda. Oturup fatiha falan okunabilir belki.

Zaten olayın özüne bakacak olursak sağı solu kırmızı görüyor olmamız işin hangi boyutlara ulaştığını gözler önüne serer.

Julia pembe çiçekler açan badem ağacı ektiyse ve bu yüzden dostluk ve sevginin simgesi badem ağacı ise kırmızı kalp taşıyan ayılar neden?

Ben beni ilgilendiren kısmına bakarım :)

Minik sefkilime bol meyve, biraz baby einstein serisinden melodiler, bol bol okşanıp sevilmeler...

Ve kucak dolusu öpücük oğlum. Seni hiçbir zaman bırakmayacak olan sevgilinden..

5 Şubat 2007 Pazartesi

Takvimdeki çizgiler


Eveeet artık geri sayım başladı. Mesela bugün geri sayımın 2. günü. Yani 98 gün var oğluşumun -sabırlı davranırsa- dünyamı aydınlatmasına.

Artık hissetmekle kalmıyor onu görüyor olmam da geri sayma işini çabuklaşıracak sanırım. Bugün 98 iken yarın bir bakmış olacağım ki 18 gün var...!

Kadıköy'de bir büfeden alınmış -sözde- çift kaşarlı tostu dışından kemirmek ve sonunda gerçek kaşarlı kısmını, yani ortasını yemenin zevkine varırken kağıt ile burun buruna kalmak gibi.

Hamilelik şimdi daha güzel. Okşuyorum yanıt veriyor, düzgün oturmazsam uyarıyor, yüksek seslere hiiiç gelemiyor. İşte tam da şimdi yüzümde güller açıyor.

Ama gel gelelim bu günler kısa. Giysilerini ütüle, odasını yerleştir derken buda geçip gidiverecek.

Hiç bitmemesini istediğim ilk dans gibi. Yada yazın kumların üzerine sere serpe uzanmışken içine akan sıcağın, dalgaların kıyıya vururken çıkardığı sesin, çocukların çığlıklarının bitmemesini dilerken yanıp ıstakoza dönmek gibi.

Doğmasını, yüzünü görmeyi, sesini duyup uykulardan uyanmayı çok istiyorum. Ama Mercan'ım bu haliyle tam bir Derya Mercan'ı. Sadece bana ait, bana muhtaç. Ben de ona.

Ve işte bir anne hastalığı! Kıskançlık!!

Zaman geçtikçe anne oldum. Daha da oluyorum. Huyum suyum değişti. "Ben bu hallere düşecek adam mıydım" dememi gerektirecek kişisel kayıplarım! Ancak emin olduğum bir şey var ise oğlumu başkalarının sevmesi, ona "ah yavrum", "ah canım" demeleri, teyzelerinin, büyük annelerinin veya herhangibir dişinin onu "ah annem" diye sevmesi fikri bana inanılmaz itici geliyor şu sıralar. Annelik mertebesine erişmiş olabilirsin, ama benim oğluma "annecim" diyemezsin! Ona sadece ben annecim diyebilirim.

Ve korkarım ileride oğlumu bir başka dişiyle paylaşmak fikri de pek çekici değil...

Sanırım senelerce inkar ettiğim "kıskançlık" damarlarımda dolaşan asil kanda mevcutmuş!! Dişiyim ve sapına kadar da kıskancım. Ama oğlum büyüdüğünde kız arkadaşlarını benimle tanıştırması için elimden geleni yapacağım. Umarım bol bol flörtü olur ve günün birinde evlendiğinde gelinimi kıskanmama gerek kalmaz :)) malum oğluşum elini sallasa ellisi ve o güne kadar sallamış zaten.. şimdi tutup bi gelini kıskanmak ayıp olur.

Belki beynimin büzüklüğündendir, belki geçer.. Ama günün 24 saati kendin dahil kimseye bir faydan dokunmayacak şekilde, boş boş oturup karnını izlemene sebebiyet verecek kadar hastalık bir şey!

Bu blog işini ne kadar devam ettirebilirim kendim de merak ediyorum. Ayrıca birilerinin okuyup okumaması da çok önemli değil. Oğluma ve oğlumlu hayatıma dair seyir defterimi tutmak isterken yaşadığım üşengeçlikten doğmuştur bu. Ve buradan geçip selam çakanlar bir gün bu yazılanları okuyacak Mercan'ıma yadigar; merak uyandıran kişiler olarak kalacaklar. Oğluşumun bir sürü sanal teyze ve dayıları olacak :))

Yaşasın blog! Yaşasın nutella ve fındık ezmesi!




31 Ocak 2007 Çarşamba

Geçmiş oldu....

Ben "oh oh ne güzel gribe bulaşmadan kışı atlatacağım -gelemeyen kışı-" derken, kışın geleceği tuttu ve gelir gelmez de ev hediyesi olarak gribi getirdi.

Anne olmaya hazırlanan bir kazık olarak bendeniz de 'yıkılmadım-ayaktayım" şeklinde şaha kalkarak kendime çorba bile yaptım. Yediğim içtiğim herşeye limon sıkıp içtim. Nane limon bile içtim...

Başka zaman olsa, armut pişsin ağzıma düşsün diye 1,80 yatar beklerdim. Ancak benim bu üşengeçliğim ve kendimi boşvermişliğimin birilerine zararı olacağı gerçeği ile burun buruna gelince kendime bakma ihtiyacı duydum.

Oğluşumun sayesinde senelerce türlü ilaçlar alıp da haftalarca sürünmeme sebep olan grip, bir kilo limona karşı koyamazmış bunu öğrendim.

"İyileşmeliyim, oğlum için" deyip deyip limonlu suları içtikten sonra annemin neden senelerce deli danalar gibi ıhlamur içip abuk subuk soğuk algınlığı ilaçlarına musallat olduğunu anladım. Kendi için değildi kesinlikle. O zaman bunu söylemiş olmasına rağmen ancak şimdi anlıyorum.

O zaman tek düşündüğüm, sabah erken kalkıp bizi tekme tokat okula sepetleme derdinde olduğuydu :)) Ama anladım ki alakası yokmuş.

İyi ki varsın annem. Tam olarak ne işe yaradığını ancak şimdilerde anlamaya başlasamda, sevgi ve saygımın gösteridği artışla bu geç kalmışlığı telafi edebileceğimi düşünüyorum :)

26 Ocak 2007 Cuma

Anasının oğlu :)


Seni çok seviyorum oğluş :))

Bu sabah beni sessizliğinle korkutmana rağmen dımtıs'ı duyunca kendine geldin, özüne döndün...

Beni hem güldürdün hem ağlattın.

Sen beni deli ettin, psikopata bağladın :)

Karnıma takılmış bir kulaklık ile ..

Ve tabi Benny Benassi :))

Seni çok ama çoook seviyorum cınım oğluşum

25 Ocak 2007 Perşembe

Hemen yatmazsan seni döverim!

Hemen hemen 2 gündür "benden anne olur mu?" sorusunu kendime sorup sorup duruyorum. Arada bir cevap buluyor muyum bilmem ancak, malum beynim büzük ve bu yüzden bir daha soruyorum.

Benden anne olur mu?

Bu çocuğa onun annesi olduğumu nasıl anlatabilirim?


Annesi olduğumu, istesem onu aç bırakabileceğimi, yorabileceğimi, herşeyin benim elimde olduğunu, benimle iyi geçinmesi gerektiğini..?

Bu Mercan 2 gündür kendine kul köle etmiş durumda beni.

Yatana kadar pata küte, yatınca düzgün yatmazsan yine pata küte... Beyefendinin rahatı için bir tek gidip bahçede yatmadığım kaldı sanırım.


Yemek yiyene kadar pata küte. Gazlar oluşur, mide yanar.. Tüm bunları atlatma savaşı verirken, kendi canımla uğraşırken bir de O pata küte..


Bazen içimdeki sözde masum varlıktan korkar oluyorum.

Bu şimdi böyle ise doğduktan sonra neler yapar bana?


"huuw süper vuruyor" diye gözlerimin içini güldüren o masum tekmeler artık yerini, zaman zaman kendimi uzakdoğu dövüş sanatları okulunda hissetmeme neden oluyor.

Artık darbe aldığım yöne göre şekil değiştiriyor, veya gözlerimi pörtletiyorum.


Her ne kadar aman desemde, iletişim kurma yolları bunlar


Ve eşimin "rahat bırak şu çocuğu" demesine karşın karnımı saatlerce mıncıklamın bir karşılığı olsa gerek :)


16 Ocak 2007 Salı

Anne olmak





















Annelik, annelerden kızlarına çok küçük yaşlarda bulaşan bir hastalık. Korumak kollamak için içten pazarlıklı, mutlu etmek için saçını başını yolabilecek düzeyde iltihap dolu ve huzurla dolsun içi diye kör sağır dilsiz rolü oynatacak kadar.


Henüz 1000 gr.'ın altında, yaşama işini kendi başına beceremeyecek bir insan yavrusu için, ancak pratikte hissedilebileceğini düşündüğüm şeylerin farkına varmam annemden bana bulaşan bir hastalıktır olsa olsa.


Sigara kokusundan nefret etmek veya ediyormuş gibi yapmak benimle alakalı değil, "içme çocuğum o pis, kaka!" demelerin öncesidir.


Annelik tehlikeli, bulaşıcı ve belki O'ndan başka herkes için aşırı derecede zararlı bir hastalıktır.


Onu ışığa ulaştırmak için, yüzlerce insanın kafasına basmanı gerektirir.


Yavrucuğun üzülmesin diye yüzüne bir gülücük yapıştırmak ve akla zarar "ahh beni vurdun" oyunlarınaa devam etmektir.


Nedenler ile niçinlerin sonuca etki edecek muhteşem düellosundan bu kadar erken haberdar olmasın diye küfür edercesine yüksek bir çığlıkla, annelerin tatlı dillerine yakışır şarkılar söylersin.


Zar zor av bulmuş bir dişi aslan gibi, yavrunun önündeki kokuşmuş da olsa iki lokmayı yemeye yelteneceklerin uzuvlarını ısırıp koparacağını göstermek için bütün dişlerini göstererek gülersin!


Annelik, sevgiyi doyasıya yaşatır. Her canlıyı, her yeşili, her beyazı...

Kucağındaki minik kuzunu sever gibi başın omuzuna düşmüş, kocaman bir tebessüm ve ışıl ışıl hayran gözlerle bakarsın herşeye.


Annelik çok küçükken aşılanan bir şey!
Şimdi hatırladım oyuncak bebeklerimle oynamayı bir türlü beceremediğimi.

Onlar için ev yapar, yataklarını hazırlar, giydirir saçlarını tarardım... Ve oynayacak gücüm kalmazdı bunları yaparken. Toplardım hepsini.. İyi geceler dercesine.

Şu an her duygu her düşünce, her istek daha da yoğun içimde.


Uzmanlara göre... diye başlayan bir çok şeyi henüz tatmayan. Sesleri ayırt edemeyen, dokunulduğunda ne yapacağını bilemeyen, annesi yorulunca tekme mi atsın yatsın uyusun mu kestiremeyen bu küçük yavru, annelere özgü o hastalığı bana hatırlattı.

Yaşattı.


Şu haliyle!


Küçücük.

Kıpır kıpır içeride.

Her dokunuşu en dayanılmaz acılara, üzüntülere, dertlere gözyaşlarına kayıplara bedel!


Ve ben her üzüldüğümde, annesinin üzüntüsünün sesini (!) duymasın diye müziğin sesini yükseltiyorsam, hayatımda hiç bir sabah kalkıp da kendime yapmadığım güzellikleri, kahvaltıları hazırlıyorsam. Bardak bardak süt içiyor, koyunlar gibi otluyorsam..


Şu hayatta kendim için hiç bir şey istemiyorsam


Hepsi Mercan'ımın eseri...