illüstrasyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
illüstrasyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Mart 2013 Çarşamba

Kuşlarım özgürlüğüm olsa...?


Günler deli gibi geçiyor. Ofis yaşantısını bırakalı beri biraz hengamenin altında biraz boşlukta hissettim kendimi. Hengamenin adı "ev"di. Okula çocuk teslimi, ev (yaşayan organizma)in gündelik işleri, az-çok kendi masa başı işlerim, okuldan çocuk teslimi, okulda doymamış çocuğu doyurma (eğitsel anlamda) girişimleri, etkinlik, deney vs. araştırmaları (arada okuma yazmayı öğrettim bu arada Mercan'a), yemek hazırla, ay orası tozlanmış vah burası lekelenmiş tripleri, her akşam minimum 3 hikaye okuma faslı ve nihayet 21:00 itibariyle sadece ben. 

E ne yapayım ben?

14 Eylül 2012 Cuma

Miriba

Miriba blog.

İvit astım yine seni. Ama neyseki sen trip atmayan, olayları kendi kendine kurgulamayan ve kesinlikle içten pazarlıklı olmayan mizacınla 'en'lerimden birisin. Hem kimseye okutma veya gövde gösterisi yapma kaygımız da yok dimi? 

Tamam.

Tatil geldi gitti.

Dönüşte senelerdir yapamadığım şeyi yaptım ve bir bitki edindim. Aechmea fasciata kendisi. Pek sevdim, pek konuştum ve ilgilendim kendisiyle. Kısa süre sonra kökünden gelen yavrusunu görünce ayrıca heyecanlandım. Tabi böcek, karınca, sinek öldüremeyen ben; o yavru bitki kökünü de annesinin gövdesinden ayıramadım! Sevgili ayırdı. O bebek aechmea'nın ebesi sevgilim olduğu için bebek aechmeanın adını da Memo koydum :))

27 Temmuz 2012 Cuma

Ne.bu.la

Genelde astronomiden bihaber insanların "ne bu lan" diye düşündükleri güzel bulutsular.
Nebulalar ile ilk tanışıklığım Carl Sagan'ın Kosmos serisinin ilk bölümüyle (Kozmik Okyanusun Kıyıları) olmuştu. Hatta bir dönem simli ojelere merak salmam da sanıyorum o büyüleyici görüntülerdi.
Seneler seneler sonra Kosmos serisinin tamamını indirip ele geçirmek suretiyle, yine kendimi bir nebula arayışında buldum. Bu da kişisel nebula'm; bugün yaptım, çok yeni. Adı Mercan olsun hadi :))
Bu arada Mercan'a nebulalardan, uzaydan, astronomiden ve tabi Carl Sagan'dan bahsetmem de şu sitedeki mükemmel remixler sayesinde oldu. Mercan tempolu müzikleri çok sevdiği ve aynı zamanda da çeşitli belgesellerden görüntüler kullanıldığı için ara sıra "ka sagan dinleyelim mi" der. Gerçi Carl Sagan'ı bir müzisyen sanmasına yol açma ihtimali geldi önceleri aklıma ama sanırım öyle olmadı, sonra belgesellerin orjinalerini izlettim inceden, dublajlı olmadığı için sıkıldı ama en azından müzisyen olmadığının ayrımını yaptı.

11 Temmuz 2012 Çarşamba

sıcak, nemli ve gerginim!

Hayatta beni en çok geren şey ilkbahar sanırım. Çünkü yaza yaklaşılmıştır; artık klima, vantilatör, yelpaze gibi serinleticiler olmadan kendi halinde takılamazsın. Yaza uygun giyimde yoktur mesela. Çünkü istersen çıplak gez; yine terlersin!
Tek kelimeyle yazdan nefret ediyorum!

Grafik tabletim dolapta öylece duruyordu, çıkardım; bir daha kaldırmam sanıyorum..



10 Temmuz 2012 Salı

Kuş Kadınlar

Bunu çizerken çok sabit birşey düşünmemiştim açıkçası, zaten bazen düşünmeden yapılan şeylere yüklenen anlamlar cazip olmazmı? Sallamış olabilirim

Sonra aklıma aşağıda alıntıladığım yazı geldi; ve işte düşünmeden yapılan birşeye, bir anlam gelip yüklenivermiş oldu..

3 Eylül 2007 Pazartesi

Geri Dönüyorum

Dönüşüm muhteşem olsa...

Ohh bugün ne tatlı. Güneş yok. Soluk bir İstanbul'a uyandık. Dün yeni lenslerimi taktığım için görüntü kalitem de 2 misli iyiydi ki sevdim. O ne öyle? Gözüme giren güneşten kaçmalar... Birde yağmur yağdı mı tamamdır. Güzel bir müzik, bir fincan sade kahve, Mercan'la oyunlar, pencereden giren yağmur kokusu.

Güne böyle güzel hissiyatlarla uyanınca zihnimin bir kenarına itiverdiğim diğer güzellikleri de hatırladım. Daha da mutluyum şimdi.

Kısa -ve biraz uzun- bir zaman sonrasında yeniden işime döneceğim. Nasıl ve ne zaman yapacağımı bilemediğim şeyi biricik sefkilim sayesinde kafama soktum. Kabul ettim, geri döneceğim. Tez vakitte!

Ve bu kararın üstüne akla gelmez heyecanlara kapıldım. Sanki öss'ye gireceğim. Yada evleneceğim, yada doğuma gideceğim.. Ne bileyim. Öyle büyük bir şeydi sanki! Ki uzun bir zaman uzak kaldıysan aslında büyük bir adımdır. Hele hele tasarımcı iseniz korkularınızın olması muhtemeldir. "Acaba ben eskidim mi, köreldim mi?" gibi düşünceler kaçınılmazdır. Zaten kaçamadım uzun bir süre sektörle ilgili forum, site ve blogları karıştırıp kurcalayıp durdum. Yapılanları, konuşulanları, eleştirilenleri görmek heyecanımı hem arttırdı hem bastırdı. Arttırdı çünkü çok güzel işler çıkartan insan var! Bastırdı; çünkü malesef son yıllarda Türkiye'de bir çeşit mezarcı işveren ve "ne versen olur abii" diyen tasarımcının yandan yemişinden grup türedi bu da harbi tasarımcıyı zora soktu. Zira herkes ucuza iş yaptırmak, ucuza eleman çalıştırmak ister halde. Bunları desteklercesine de iki program öğrenip ortalıkta "tasarımcıyım" diye gezinen şuursuzlar eklenince seyreyleyin gümbürtüyü.

2005 senesinde 20$'a logo tasarımı yaptığını söyleyen biri yüzünden potansiyel müşteri ile birbirimize girmiştik. Adamcağız ise olaya o kadar basit bakıyordu ki benim bastırmalarım karşısında "yaa ben bi logo istiyorum" deyiverdi.

Daha uzatmayayım.

Geri döneceğim.























Önce biraz çalışmak lazım tabi. Yeni programlar girmiş gündeme.. Yeni uygulamalar ortalıkta dönmekte.

İçimde fışkırmaya hazır bir sürü şey var. Bunları fışkırtacağım bir ajans bulacağım

Ve geri döneceğim. Renklerime :)

15 Ağustos 2007 Çarşamba

Renklerim geri gelin!

Mercan doğduğundan beri çok şey değişti hayatımda. Tüm saat, dakika ve saniyeler onun. Son sözü o söylüyor hep. Dinlenmek, gezmek, eğlenmek, yemek herşey onun ağzından çıkacak bir 'agu'ya bakıyor. Ve bu gidişat bazı şeyleri unutturuyor insana. Yapılacak işi değil, nasıl yapılacağını. Bunca zaman nasıl yapıldığını, nasıl başlandığını. Bunları saymayacağım tabi. Ama 'hadi bir post atayım' diye iç geçirdiğimde ne yazacağımı ve nasıl başlayacağımı bilemedim. Bodoslama girdim.
Nereden başlamalı ki?
Öncelikle bir önceki 'Kaşık' -neden kaşık, kaşık kim, nereden çıktı bilmiyorum- postu Mercan'ın Babası'na ait. Kafa karışıklığını bir tek kişinin dile getirebilmiş olmasına istinaden aydınlatmak istedim ki; o postu biz Mercan ile anneanneye kalmaya gittiğimizde sıkıntı ve yalnızlıktan atmış. İşte çocuk böyle birşey! Ne onunla ne de onsuz!!!

Bazen düşünüyorum, bir kaç annem baksa bende kafamı dinlesem diye. Sonra dr. kontrolü için onsuz kaldığım 1-2 saat aklıma geliyor. Ölüm gibi. Acaba uyandı mı, uyudu mu, ağladı mı, mamasını içti mi, huysuzluk ediyor mu, değişik sesler çıkarmış mıdır.. şeklinde.

İmkanı yok kafamı dinleyemem. Onsuzluğun içinde sorularla fazlasıyla içli dışlı oluyorum.

Kafam allak bulak. Bazen ne istediğimi ben bile bilemiyorum. Birşeyden emin oluyorum zaman zaman. 'Tamam budur' diyorum. Ama sonra yine fikir değiştiriyorum. Mutsuz oluyorum, umutsuz oluyorum. O zamanlarda da herşeyi kapkara görüyorum.

Karamsarlık!

Daha önce konu edilmiştir ki; hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.

Hoş bebekle yaşamak alışılabilir ve ayak uydurulabilir birşey. Herşey zamana bakıyor. Ebeveynlerin çocuğunun huyunu suyunu kavraması ile alakalı. Bir zaman sonra neyi neden yaptığını anlayabiliyorsun. 3 aylık bile olsa... Fakat çözülmesi zor olan kendine zaman ayırma kısmı. Kafayı boşaltma ve hafifleme. Bir süreliğine hiçbirşey düşünmeme veya düşünememe. Keşke diyorum; kafama darbe alsam ve bir süre hiçbirşey düşünmesem.
Aslında bugün çok güzel bir gün. Uzun bir aradan sonra dün Mercan'ı doyasıya kucağıma aldım, onu kucağımda uyuttum, evin içinde dolaşarak tüm objelere "aa bak bu neymiş" diye dakikalarca bakabildim oğlumla. Ve yine üzülerek söylüyorum ki bugün yine uzun bir aradan sonra ilk kez Mercan'ımı tek başıma yıkayabildim.

Bunlar basit şeyler değil mi?

Değil. 3 aylık anneliğinin neredeyse 2 ayını bitmek tükenmek bilmez bel ve sırt ağrıları ile geçiren, bu yüzden oğlunu kucağına alamayan, yatağına yatıramayan kullanması gereken ilaçlar yüzünden sütten kesen biri için hiç değil. Bu ayrı mevzu tabi...

Sözün özü... İşini bilmeyen bir doktor yüzünden boş yere ilaçlar kullandım, işe yaramadı süründüm durdum. Sonra bir başka doktor sayesinde sorunumun çok farklı birşey olduğunu öğrendim

Nokta.

Bugün oğluma banyo yaptırdım.

Tek başıma

Bugün güzel bir gün.

Peki ya yarın...

Yarın yüzümü asacak, içimi burkacak bir başka şey bulacağım. Düşünecek o kadar çok şey var ki, aradan bir tanesi illa bu işe yarar. Canımı sıkmak için yer mi arıyorum? Hayır hayır.. kesinlikle. Hayatta en önemli şeyin sağlık olduğunu anladım. Herşeyi değiştirir küçük bir yara. İstekleri, beklentileri, ilişkileri...

Yorgunum ve canım sıkkın. Kendiliğinden. Bahar temizliği gibi derin bir hava değişimine ihtiyacı var ruhumun.

Çığlık atmanın işe yarayacağını bilsem atacağım. Akan kanın kötü şeyleri de dışa atacağını bilsem bir yerimi keseceğim.

Cinsiyetime has bir özellik mi bazen küçük şeylerle iyileşememe?

Saçımızı da boyattık. Neye yaradı?

Mesela çalışmak istiyorum, çalışmaya ihtiyacım var, hep işe yarar. Ama çalışamıyorum, Mercan'ı bırakamıyorum, onu bırakmak için başka taşların yerini değiştirmem lazım, onların yerini değiştirmek demek başka şeyler demek.. of of of

Çok kötü fena dağılmışım farkında değilim. Yazmamaya çalıştığım şeylerden kaçarken hepsi birer birer sobeledi beni.

Günün geri kalanını kurtarmak için Mercan'ın agu, egi, anni, agaa ve hieaa'lardan başka bir ses çıkarması lazım.

Benden birşeyler gitti sanırım. Sahip olduğum veya sahip olduğumu sandığım. Böyle hissediyorum. Birşeyler eksik. Hani sanki evde birinin eksilmesi gibi. Onun sesini cismini ararsınız. Onunla yapılan ve yapılmış şeyleri düşünür hüzünlenirsiniz. Ararsınız işte. Hah işte ne güzel anlattım. Kesinlikle anlattım eminim. Böyle işte... Onlar geri gelse bende geri geleceğim sanki.
Duymaya, görmeye veya hissetmeye alıştığım şeyler geri gelin. Gelin de beni geri getirin!

6 Ağustos 2007 Pazartesi

Güzel günler bizi bekler...
























Bugün özel bir gün. Özel ve güzel.
Özelliği şimdilerde farklı bir statüde bulunmamdan kaynaklanıyor belki biraz. Aksi takdirde cinsiyetim itibari ile çeşitli beklentilere düşebileceğim günlerden biri. Tahmin edildiği üzere bir yıldönümü.

Güzelliği bu yıldönümünün kendi hediyesini getirmesinde.

Bugün güzel evliliğimizin 3. yıldönümü. Biz bu 3 yıla ancak bol koşuşturma, 1 kedi ve 1 evlat sığdırabildik. Hah, bir kez de tatil yapabildik :)

3. yıldönümümüzü özel kılan, 3. ayına basan dünya tatlısı Mercan. Ve hediyesiyle... Çıkmak için can atan dişleri ve bol bol gözyaşı

Yani bugün 3'ü bir arada.

3 yıl önce bugün, ki o gün cuma idi... Herkesin cuma namazına gittiği vakit biz koştura koştura nikaha yetişmiştik.

Tarifsiz heyecanlarımızdan etrafa sırıtmaktaydık.

Bir oğlumuz oldu ve bazen hayatın bize sırıttığını düşünür oluyorum. O uyurken mışıl mışıl, yine birbirimize bakıp sırıtıyoruz.

Nice senelere birtanem. En kötü günümüzde bile sırıtabilelim olur mu..?.

19 Nisan 2007 Perşembe

Yorum gerektirmeyen bir post

Sonunda olan oldu. Hamilelikte görülen abartı rüyalara son noktayı koydum. Bu kez Uğur Dündar'ında payı var yalnız :))

Sanırım uyumadan önce son olarak onu görmüşüm tv'de.

Sonunda beklenen gün gelmiş. Doğum gerçekleşecek..! Doğumhanenin olduğu yere götürülüyoruz görevli tarafından, ve şekilde görüldüğü gibi toplu doğuma konu olabilecek, klozet görünümlü oturakların bulunduğu bir odaya götürülüyorum.

Buraya gelene kadar eşime de bol bol kızıyorum tabi. Her rüyamda kendisine yer vardır. Bu kez de beni değil de başka bir hamileyi videoya kaydettiği için cinnet geçirmeme neden oluyor.


Neyse.. Doğumhane..



Henüz bitmemiş haldeki, sıvasız, teçhizatsız, kapısı penceresi olmayan yeri doğumhane diye kakalamaya çalışıyorlar bana. Olayın bu kısmı ile Uğur Dündar'ın alakası var işte :)) Bendeniz hemen atağa kalkıp "acil bir durum söz konusu olsa nasıl müdahele edilecek bana, siz insan hayatıyla oynadığınızın farkında mısınız?" diyorum..

Görevli hemşire boynu bükük...

"yaaa ben burda doğurmam kapısı penceresi açık ne biçim yer burası" diyorum, doğuma benimle birlikte gelen herkes kapının önünde ama biri bile haykırışımı iplemiyor..

Tabi daha hatırlamadığım daha bir çok ayrıntı.. Tuvalet molası için uyanıyoruz oğluşla.. Sonra korkarım kaldığım yerden devam!

Doğuramıyorum ve daha önceki rüyalarımda dj kabinlerinde kafa sallayan dr.'um gelip bi güzel kesip biçiyor beni.

Amanın sezeryan!

Arada yine uyanıyorum veya hatırlayamadığım bir sürü olay yaşıyorum yine. Sonraki bölümde hastaneye gidiyorum. Dikişlerimi kontrol ettirecekmişim...

Ve dikişlerim eğer iyi ise nihayetinde oğlumu hastaneden çıkarmaya hak kazanacakmışım!

Gülsem mi ağlasam mı halime?
Son 3 ayda gördüğüm şu rüyaların tümünü hatırlasam da yazsam roman olur. Hatta seri olur.

Hatta hatta proje olur da sinemaya uyarlanır!


3 Nisan 2007 Salı

Dönek evlat


Üstümde bir ağırlık var

Önümde topaç gibi dönen veya sağımdan solumdan sarkanların hissettirdiklerinin dışında bir ağırlık bu.

Senelerce annemin "bahar yorgunluğu" diye satmaya çalıştığı benimde "üf ne alakası var yaaa" dediğim şeyi, kısa bir süre sonra anne olacak olmam nedeniyle kabulleniyorum sanırım.

Alışveriş anlayışım aylar önce değişti. Ki değiştiği yönde de alabilcek birşeyim kalmadı.



Evet en iyisi dışarı çıkıp kendimi daha fazla yormayayım.

Yemek? Hayır!
TV? Hayır!
Oyun? Hayır!
Kitap? Hayır!

Dayak..?

Zaten hepsinden geçtiğim noktada en çekici gelen şey yatıp uyumak oluyor.

Uyuşmaların yatış yönünü değiştirmen konusunda yaptığı uyarılar, dönmeye çalışırken ters dönmüş kaplumbağa gibi debelenmeler, 80'lik bir nine gibi söylenmeler, sonunda dönüş.. ama açılan bir uyku.

Artık uyumak zor. Yakında imkansız olacak. Büyük günden sonra ise haram gibi birşey.. O zaman bu uyuşmalar beni uykusuz gecelere hazırlayan şeyler olmalı.

Yani onları sevmeli miyim?

Henüz karnım büyümemişken ağrıyan belimin beni ne kadar mutlu ettiğini anımsadım birden.. Ara sıra aklımdan çıkıveren veya somut şöylerin kıtlığından hamileliğin sadece rüyalarımda olduğunu düşündüğüm günler.

"Belim ağrıyor!!! Yaşasın!" Bu bir belirtiydi, evet. Kesinlikle rüya değil...

Fakat bu uyuşmalar sevinçten öte tatlı bir hüzüne bırakıyor yerini.. Sona geliyorum. Vücudun feryatları bundan.

Mercan şu an ters duruyor. "Ne bu böyle ters ters yarasa mıyız biz" dedi ve bağdaş kurup oturmaya karar verdi oğlum.


Belki sürekli poposunu sevmemize ve babasının öpmesine içerledi.

Erkek adam ne de olsa.

Aslında hep üzüldüğüm bir şeydi onun ters duruyor olması.
Veya uygun doğum şekli oluşundan dolayı en azından bir süre sonra baş aşağı pozisyonunu alması gerektiği.. Herkes başını kaldırıp güneşe bakarken..

Çiçekler, ağaçlar bile.. Benim oğlum neden poposuyla bakacaktı ki? Yazıktı ona. Çoook yazıktı.

Hem belki sesimi de iyi duyamıyordu oradan.

Ben böyle şeyler düşünürken, oğlum sesime geldi. Afacan kurbağa.

Döndü ve beni de döndürmeye başladı.

"Şşşşşşşşş"! Aloo" dedi mi kalkmak zorundayım.

Yatıyorsam kalkmak, ayaktaysam yatmak....


Belki ters durması gereken benimdir :)


26 Ocak 2007 Cuma

Anasının oğlu :)


Seni çok seviyorum oğluş :))

Bu sabah beni sessizliğinle korkutmana rağmen dımtıs'ı duyunca kendine geldin, özüne döndün...

Beni hem güldürdün hem ağlattın.

Sen beni deli ettin, psikopata bağladın :)

Karnıma takılmış bir kulaklık ile ..

Ve tabi Benny Benassi :))

Seni çok ama çoook seviyorum cınım oğluşum

25 Ocak 2007 Perşembe

Hemen yatmazsan seni döverim!

Hemen hemen 2 gündür "benden anne olur mu?" sorusunu kendime sorup sorup duruyorum. Arada bir cevap buluyor muyum bilmem ancak, malum beynim büzük ve bu yüzden bir daha soruyorum.

Benden anne olur mu?

Bu çocuğa onun annesi olduğumu nasıl anlatabilirim?


Annesi olduğumu, istesem onu aç bırakabileceğimi, yorabileceğimi, herşeyin benim elimde olduğunu, benimle iyi geçinmesi gerektiğini..?

Bu Mercan 2 gündür kendine kul köle etmiş durumda beni.

Yatana kadar pata küte, yatınca düzgün yatmazsan yine pata küte... Beyefendinin rahatı için bir tek gidip bahçede yatmadığım kaldı sanırım.


Yemek yiyene kadar pata küte. Gazlar oluşur, mide yanar.. Tüm bunları atlatma savaşı verirken, kendi canımla uğraşırken bir de O pata küte..


Bazen içimdeki sözde masum varlıktan korkar oluyorum.

Bu şimdi böyle ise doğduktan sonra neler yapar bana?


"huuw süper vuruyor" diye gözlerimin içini güldüren o masum tekmeler artık yerini, zaman zaman kendimi uzakdoğu dövüş sanatları okulunda hissetmeme neden oluyor.

Artık darbe aldığım yöne göre şekil değiştiriyor, veya gözlerimi pörtletiyorum.


Her ne kadar aman desemde, iletişim kurma yolları bunlar


Ve eşimin "rahat bırak şu çocuğu" demesine karşın karnımı saatlerce mıncıklamın bir karşılığı olsa gerek :)


16 Ocak 2007 Salı

Anne olmak





















Annelik, annelerden kızlarına çok küçük yaşlarda bulaşan bir hastalık. Korumak kollamak için içten pazarlıklı, mutlu etmek için saçını başını yolabilecek düzeyde iltihap dolu ve huzurla dolsun içi diye kör sağır dilsiz rolü oynatacak kadar.


Henüz 1000 gr.'ın altında, yaşama işini kendi başına beceremeyecek bir insan yavrusu için, ancak pratikte hissedilebileceğini düşündüğüm şeylerin farkına varmam annemden bana bulaşan bir hastalıktır olsa olsa.


Sigara kokusundan nefret etmek veya ediyormuş gibi yapmak benimle alakalı değil, "içme çocuğum o pis, kaka!" demelerin öncesidir.


Annelik tehlikeli, bulaşıcı ve belki O'ndan başka herkes için aşırı derecede zararlı bir hastalıktır.


Onu ışığa ulaştırmak için, yüzlerce insanın kafasına basmanı gerektirir.


Yavrucuğun üzülmesin diye yüzüne bir gülücük yapıştırmak ve akla zarar "ahh beni vurdun" oyunlarınaa devam etmektir.


Nedenler ile niçinlerin sonuca etki edecek muhteşem düellosundan bu kadar erken haberdar olmasın diye küfür edercesine yüksek bir çığlıkla, annelerin tatlı dillerine yakışır şarkılar söylersin.


Zar zor av bulmuş bir dişi aslan gibi, yavrunun önündeki kokuşmuş da olsa iki lokmayı yemeye yelteneceklerin uzuvlarını ısırıp koparacağını göstermek için bütün dişlerini göstererek gülersin!


Annelik, sevgiyi doyasıya yaşatır. Her canlıyı, her yeşili, her beyazı...

Kucağındaki minik kuzunu sever gibi başın omuzuna düşmüş, kocaman bir tebessüm ve ışıl ışıl hayran gözlerle bakarsın herşeye.


Annelik çok küçükken aşılanan bir şey!
Şimdi hatırladım oyuncak bebeklerimle oynamayı bir türlü beceremediğimi.

Onlar için ev yapar, yataklarını hazırlar, giydirir saçlarını tarardım... Ve oynayacak gücüm kalmazdı bunları yaparken. Toplardım hepsini.. İyi geceler dercesine.

Şu an her duygu her düşünce, her istek daha da yoğun içimde.


Uzmanlara göre... diye başlayan bir çok şeyi henüz tatmayan. Sesleri ayırt edemeyen, dokunulduğunda ne yapacağını bilemeyen, annesi yorulunca tekme mi atsın yatsın uyusun mu kestiremeyen bu küçük yavru, annelere özgü o hastalığı bana hatırlattı.

Yaşattı.


Şu haliyle!


Küçücük.

Kıpır kıpır içeride.

Her dokunuşu en dayanılmaz acılara, üzüntülere, dertlere gözyaşlarına kayıplara bedel!


Ve ben her üzüldüğümde, annesinin üzüntüsünün sesini (!) duymasın diye müziğin sesini yükseltiyorsam, hayatımda hiç bir sabah kalkıp da kendime yapmadığım güzellikleri, kahvaltıları hazırlıyorsam. Bardak bardak süt içiyor, koyunlar gibi otluyorsam..


Şu hayatta kendim için hiç bir şey istemiyorsam


Hepsi Mercan'ımın eseri...