oğlummm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
oğlummm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Haziran 2010 Pazartesi

ağlakım


Çok nötr
Gri
Tek ses, yağmurunki...

ne radyonun sesi, ne çalan telefon, ne araçların itici korna sesleri, ne en sevdiğim parfümün kokusu..

Hiçbiri tersine çevirmiyor bu günün kaderini. Hissediyorum.

Birşey var dilimin ucunda. Söyleyemedim bir türlü. İçime de dışıma da dert oldu!

Oysa başka birşey var beklediğim. Hani "sen şu köşesini kaldırsan ben alttan itip kaktıracağım.." cinsinden.

evet, tam öyle.


Yağmurlu, karanlık, karaktersiz silik bir gün. Son zamanların en kötü pazartesisi...

Bazen biliyorum neden böyle olduğunu, bazen ben de bilmiyorum. Yapamadıklarım yapmak istediğim herşeyi teker teker katlediyor.


Son derece gri, pis, soluk bu günün başından belliydi ne olacağı.

Turuncu bir renk öldü.

Küçük fanusunda.

Ölü bulundu.

Korunmasızız.

Ölüyoruz, yağmurda ıslanıyoruz, sözlerden etkileniyoruz, bakışlarla deliniyoruz, laf arasında büzüştürülüyoruz, buğulanıyoruz.

Dün miykleyen o kediyi, üşenmeyip inip bulsam, ısıtsam, mutlu etsem, küçük bir kutu içerisinde havlulardan bir ev versem bugün bu kadar kötü olmayacakmış gibi geliyor.

Bu gece de duyarsam sesini. Söz benimsin!

15 Haziran 2009 Pazartesi

En sevdiğim sorudur...

Bunda yakınacak, şikayet edecek, sıkılacak bunalacak ve cevap vermede bıkılacak ne var bilmiyorum. Hayatım boyunca bana sorulan en güzel ve en anlamlı sorudur.. "Mu ne?"

Canımın içi yavrucuğum... Bu soruyu üst üste kaç kere soruyor saymadım bile. Belki 5 belki 12... "Mu ne"nin cevabını almasına ve bunu anlamsına rağmen tekrar ısrarla sorması sadece onu ne kadar ciddiye aldığımı tespit edebilmesi için. Kesinlikle. Çünkü farkettim ki son bir haftadır falan benim isteklerime veya sözlerime daha fazla itimat eder, söz dinler oldu. Eee öyle. Herşey karşılıklı. Ben onu ne kadar ciddiye alırsam o da beni o kadar ciddiye alıyor.

Ki yani şu 2 hafta içinde merak eder oldum gerçekten. İnsan nasıl "mu ne" sorusundan şikayetçi olabilir ki? Çok güzel çok tatlı soruyor. Zilyon kere sorsun yine "o domates oğlum" diyebilirim. Zaten dediğim gibi anlamadığından değil, iplendiğinden emin olmak için soruyo. Çünkü 4-5. sorudan sonra ben nasıl gülmeye başlamışsam o da gülmeye başlıyor ve gıdıklanıyormuş gibi gülüyoruz ana-oğul karşılıklı.

Bir de "o ne mu ne" diye dalga geçiyor hatta. Hatta hatta kafa karıştırmak için değişik yerlerden soruyor. Hele en kazık sorusu parmağını ortalık yere doğrultarak sorduğu "mu ne" sorusu. Ben ne biliyim o ne :))))) Neyi gösterdiği belli değil ki. Elini tutup çeviriyorum "hangisi oğlum bu mu bu mu.." demek için. Parmağını gösterip "mu ne" diyor :)))) İnsan nasıl sıkılır.

Canım oğlum! Yakışıklı bademim, kuzu kulağım, yoğurt kaymağım!

Bu arada Mercan, cumartesi günkü açılışımızda pastamızı üfledi. Neyin açılışımı.. Acansımızın açılışı. Deliler gibi ilan edemedim bazı sebeplerden ötürü ama ben bir reklam ajansı açtım laf aramızda. Bunu da laf arasında yazıyorum ki çok dikkat çekmesin diye :))) Şimdi geriye geberene kadar çalışmak kalıyor. Biz sevgili ortağımla buna alışık olduğumuzdan ve pek bir zevk aldığımızdan hiç sıkıntı çekmeyeceğiz.

  

Fotoğraflarla döneceğimdir..




8 Kasım 2008 Cumartesi

Karaktersiz bir post oldu bu


Bir horozun kafası kesik biçimde 2 yıl yaşadığını, şampanyayı aslında ingilizlerin bulduğunu, Tayland'ın başkentinin Krungthep Mahanakhon Amorn Rattanakosin Mahintara Yudthaya Mahadilok Pohp Noparat Rajathanee Bureerom Udomrajiniwes Mahasatarn Amorn Pimarn Avaltarnsatit Sakatattiya Visanukram Prasit olduğunu, 'alo' kelimesini Edison'un bulduğunu, develerin Amerika kökenli olduklarını, Amerika'nın adının Amerigo Vespucci'den değil Richard Ameryk'den geldiğini, George Washington'un takma dişlerinin bir kısmının hipopotam dişinden yapıldığını ve daha bir çok şaşırtıcı bilgiyi yüklüyorum şu sıralar kendine. Bazen saçma gereksiz bulabileceğimiz şeyleri bazende doğru sanılan şeylerin aslını öğreniyor olmak da pek havalı canım :)

Son günlerdeki kendim için yapabildiğim sınırlı sayıdaki güzel şeyden biriydi. İkincisi, üçüncüsü, dördüncüsü ve beşincisi Mercan'la oyun oynamak oluyor zaten. Bunun içinde fazla zamanım olmamasına karşın artık çocukluğa geçmiş olan oğlumla kovalaşmak, yatakda alt alta üst üste birbirimizi gıdıklamak (artık gıdıklamayı biliyor mercan elini, kollarıma karnıma gıdı gıdı yapıyor, tabi efekt de yapıyor "hıdıhıdıhıdı" diye), kelime öğrenmek, muzip şeyler üretmek tüm yorgunluğumu alabiliyor diyebilirim. Aslında pratikte daha çok yoruluyorum. Ama mutlu oluyorum, buda yorgunluğu ezip geçiyor işte.


Oğlum son olarak kafa dedi dün. 

"Kapa" Ama neyi kapatacağını anlayamamış bana rağmen anlamadığım için hayretler içinde kafasını göstererek tekrar "kapa" diyen Mercan durumu son anda kurtardı.

Bu da enteresan... "ya anacım nasıl anlamıyon işte ya söylüyoruz şurda" tripleri ellerini iki yana şaşkınlıktan gözleri faltaşı gibi açılmış bakışları..

At, at, at.. 
Demiş geçtiğimiz gün. Babası anlamamış "gel oğlum burada atın" diye atının yanına gidip ona yardım etmeyi önermiş. Sonra yine "at, at!!!"

-Oğlum hangi at?
-Aaaaaat!!! (eline kumandayı almış en sonunda)

Bu arada diyaloğun başında Mercan zaten tvnin karşısına geçmiş koltuğa oturmuş. Kreşten geldiğinde... Çok yoruluyor ya.. birde yorgun erkek tribi atıyo babasına :)))))

Taklit etmeye başladı birde. Karşısında "hani benim kuzum, yanaklarını yeyim şenin anam benim" derkenki halimi taklit etti dün. Müthiş güzel ve komik bir görsel şölendi, eğlendiğimizi görünce herşeyimizi taklit etmeye başladı.

Yemek olaylarımız da evlere şenlik. Kimse sayesinde değil! Kendi yiyecek!

O kadar!

Hiyeeeyt!

Herşey o karizmatik saç traşından sonra oldu, "ayy nasıl yakışıklı adam olmuşsun" sen pohpohlanmalarından "karizmamı çizdirtemem" anlayışıyla herşeyini kendi yapıyor. 





17 Ekim 2008 Cuma

Sabah Mercoşu...

Malum oğlum çalışan bi adam, sabah erkenden kalkıp bezini değiştirir, "bugün ne giysem?" diye düşünmez anası onun yerine gardırobun karşısında bakınır çünkü aval aval, sonra evi bir tavaf edip akşamdan yerlerine konmuş oyuncaklarını bulur alır görmek istediği gibi dağıtır, mutfakta birşeyler atıştırabilir, dişini mümkünse fırçanın tersi ile fırçalar, ellerini sabunlar ama durulamaz (ölsün mikroplar) jölenin tüpünü "ııh-ııh" diye sıkar "açılmıyo" der (bizim kandırıklarımızdan biri tabi bu ııh-ııh) ayakkabı seçer giydirmemiz için getirir ve kapının önünde pisi gibi bekler.


Telefon çalar.. Servis gelmiştir.

Ve o çok yorucu, yoğun, kafasını kaldırmaya fırsat bulamadığı kreşe gider Mercan. Akşama kadar tepişir, oyunlar oynar, karı-kız keser (ne olsa küçüğüm kimse iplemiyo diye neler yapıyordur bilmiyorum henüz şikayet almadım).


Keşke hep oyunlarla yorulan, hatta benim gibi daha oyun ortamını hazırlarken yorulan çocuklar olarak kalıp oflayıp puflasaydık.



Sabah boncuğu

("oooo annneeee" derken)




Sabah tatlısı

("Hani oğlum kirpik yap" (?) dediğimde gözlerini kırpıştırışı)

Sabah psikopatı


("Hıııı how how!" köpüş taklidi yaparken)


5 Ekim 2008 Pazar

4 Eylül 2008 Perşembe

Aşkımın kurbanı olursam...

....Mercan beni Brezilya dizilerindeki maksimum 8 minimum 4 isimli yakışıklı oğullar gibi terk edip gider herhalde?
Hemde "o bize göre değil" demeden...
İçindeyken uzun, finaline gelindiğinde ise kısacık olduğu kanısına varılan anne adaylığı süresince hep kendimce gerçek aşkı tarif etmeye çalışmışım. Oğlumu.. Oğluma duyduğum ve duyacağım aşkı. Şimdi durup okuduğumda hem yalın buluyorum, hem eksik, hem yakın hem yarım, hem başarılı hem dandik.
Anneliğimin belki en güzel dönemindeyim. "Anne" olmak, hele küçücük oğlumun o küçücük ağzında minnacık dilini kullanak, uğraşarak, uzun zamandır gözlemleyerek ve dinleyerek uzun çalışmalar sonunda beni benden eden annelik tavan yapmış durumda.

İnsan kendi mamülünden böylesine basit şeyleri almayı ağaçtan hamsi toplayabilmek gibi saçma ve sıradışı buluyor. "Yahu" diyor insan... "Bu küçümen bir fıdıldı, ultrasonda dr. birşey gösterdiğinde anlıyormuş gibi "hııı" derdik ki o kadar küçümendi, sonra... sonra nasıl ya? anne diyo bu"!!

Dehşetengiz duygular içindeyim artık. Mercan yürümeye başladığında çok çok yeni ve sürprizlerle dolu bir döneme girdiğimize emindim, ancak üzüm kadar küçük "ultrasonal" bebeğimin yürümesi, parmak uçlarına kalkması, insanlarla iletişime girmesi, isteklerde bulunması, konuşması.... Nereye kadar? Hergünümüz sürpriz, her günümüz heyecan, merak. Hergün yeni bir aşk. "Anneee" derken o, yavşak yavşak bakarken gözümün içine, çapkın çapkın kısarken gözlerini duyduğum kelimeyemi ağlasam, oğlumun resmen kur yapabilme yetisine sahip olmasına mı bilemiyorum. "Çok hızlı büyüyorlar canım.." diyorlardı bunlar için ama bu kadar mı hızlı?

Karşıyım. Bugün bana yaptığını yarın öbürgün elalemin kızına yapacak, süzecek, gözünün içine bakacak, "aşkıım" falan diyecek.

Iyyy

Tüylerim diken diken oldu.

Tamamiyle gereksiz, zamansız, hatalı ve hastalıklı bir kıskançlığın pençesine düştüm yine. Daha doğmadan başlayan "pipisini önce ben gördüm" triplerimi; söz konusu olmayan hayali kız arkadaşlar adına tüm kızlara yapar buldum kendimi.

Aşığım. Seviyorum. Hiç bitmeyecek, azalmayacak, her türlü kötü-zor güne dayanabilecek, küslükler ve kırgınlıkların hakkından gelebilecek sağlamlıkta bir aşk bu. Aşk geçer derler aslında... Olabilir, geçebilir. Mümkün bence. Ama o zaman bu aşk değil, veya onların sözünü ettiği şey aşk değil. Hormonal azmanlaşma, kızışma falan belki.. Kediler gibi. Aşk bu bence.

Tam üzerine bastığım şey. Ayağıma basınca benim yerime "iaaaa" diye çığlık atan şey. Kabahat işlediğinde "annee" diyen, pamuk yanaklı, cennet kokulu, derin bakışlı, yakışıklı evladım. Gıdısı, avuçları, dudakları, beyaz inci dişleri, yumuşacık ayaklı yumoşa bandırılmış oğlum...

16. ayımıza ayak basıyoruz 2 gün sonra... Parmak uçlarımızda...


Ps: Yazımı başından okuduğumda defalarca "bebeğim" dediğimi farkettim. İstemek başarmanın yarısıdır... "O artık çocuk! Sonra delikanlı.. falan. Bebek değil. Hep bebek olmayacak, yok bebek yok bebek no bebek, çocuk o adam o"

16 Ağustos 2008 Cumartesi

Çok sözde anneyim bu aralar....

Nihayet haftasonu geldi! Hoş o bunu hep yapıyor ama ben haftasonlarını hep kaçırıyorum. Birazdan ofisten çıkarak evime yollanacağım. Oğluma sarılıp koklaşacağız, oyun oynayacağız. Ayy nasıl içim sıcacık oluyor düşününce. Nasıl üzülüyorum eve geç gittiğim vakitler.

Burnumun direği sızlıyor. Sanki oğlum kapının eşiğinde üstü başı pis, burnundan sümükler akarak beni bekliyor, ağlıyor, salya sümük birbirine girmiş gibi geliyor. Ama alakası yok. Ama onu ihtimal ettiğimi düşünmem bunları da beraberinde düşünmeme sebebiyet veriyor. Oysa onu ihmal de etmiyorum ki, çalışırken ihmal etmiş bulunuyorum. Ya bilmiyorum...

2 gündür masa başındayken bir takım işlemleri beklerken eski postlarımı okuyorum. Nedense onları okuma gereği duydum, sanki oğluma olan sevgimi hatırlatmak mı istedim kendime, veya "bak eskiden ne kadar düşkündün, nasıl özlemle beklendin onu, nelerini paylaştın burada, şimdi de şu haline bak" diye kendimi yermek için mi?

Hatta uzun zamandır blogun formatını farklılaştırma işini de bu yüzden erteliyorum. Grafik tasarım alanında yazmak, yeni ve temiz işleri paylaşmak, bilgi paylaşımlarında bulunmak istiyorum. Ama sırf oğlumla yeterince vakit geçiremediğim için birde burada mesleki anektodlara yer vererek "aaa bak iyice bıraktı oğlunu, kariyer uğruna çocuğunu 2. plana attı" sözlerini işitmek ihtimalinden kaçıyorum. Yersiz kuruntular mı bunlar? Boşa mı suçluyorum kendimi?

İnsan hem mesleki başarıyı hemde çocuğunu layığınca büyütmeyi nasıl becerir? "Çocukta yaparım kariyerde" bir şarkı sözünden ibaret midir? İnsan hem çocuğuna doyup hem işlerini bitirmeyi nasıl becerir?

Uzun süre işimden uzak kaldığım için ben mi abartıyorum çalışma hayatını? Oğlum benden uzaklaşacak mı gerçekten? Adı anne olan, aynı evde yaşayan ama onun için fazla anlam ifade etmeyen biri mi olacağım onun için? Onu nasıl sevdiğimi, nasıl beklediğimi, nasıl düşündüğümü, nasıl her anımda aklımda kırmızı bir ampül gibi yanıp söndüğünü, baktığım her yerde hep ama HEP ona dair şeyler gördüğümü, onu çok çok çok sevdiğimi bilemeyecek mi?

Ona her kavuştuğumda burnumun direğinin nasıl sızladığını, gözlerimin dolduğunu, vücudumdaki her bir zerreciğin nasıl hopladığını anlayamayacak mı?

Biri bana söylesin...

25 Mart 2008 Salı

Mercan'dan haber var!!!!


Uzun ama upuzun sessizliğimiz inanmayacaksınız ama hala TürkTelekom yüzünden. Ekim ayında taşındığımız binaya henüz geçtiğimiz hafta hat çekildi ve bu seferde kabloları sağlam çekmedikleri için telefon ve internetten mahrumuz.

Özetle özürüm bu....

Mercan çok güzel, Mercan çok iyi, Mercan çok tatlı, Mercan büyümede... Fırsat buldukça yazmaya ve fotoğraf paylaşmaya çalışacağım...

22 Ağustos 2007 Çarşamba

Başlıksız




















Zamanın birinde (nasıl bir zaman anlatımıdır anlamam)bir varmış bir yokmuş (deeermişim)...

Tamam suyunu çıkarma!

Adamın biri boş boş oturmaktan baymış kendi kendini.. Hayatın anlamını bulmaya takmış.

Bulduğu (daha doğrusu bulamadığı) hiçbir cevap onu tatmin etmemiş ve başka cevaplar bulmak için herkese sormaya başlamış hayatın anlamını. Ama aldığı cevaplarda ona yetmemiş, ancak elbet bir cevabı vardır diye vurmuş kendini yollara ve köy köy, kasaba kasaba dolaşmış.

Umutlarını yitirecekken bir köyde konuştuğu insanlar ona bu sorunun yanıtını ancak bir kişininin verebileceğini söylemişler. Dağları tepeleri gösterip "aha bu tepenin arkasında" şeklinde biryeri işaret etmişler. Resmen posta koymuşlar.

Amcam söz konusu bilgenin evine vardığında içeri girmiş ve ona da hayatın anlamının ne olduğunu sormuş. Bilge de -bilge ya!- "sana bunun cevabını söylerim ancak önce bir sınavdan geçmen lazım" demiş...
Adam kabul etmiş.

Bilge bir çay kaşığı vermiş adamın eline, içine de silme zeytinyağı doldurmuş. Ne saçma!

"Şimdi çık bahçede bir tur at ve geri gel, yalnız zeytinyağımı dökme, bakıcam kontrol edicem" demiş.

Adam gitmiş geri gelmiş. Gerçekten de bir damla dahi eksilmemiş kaşıktan. Çünkü gözlerini kaşıktan ayırmadan yürümüş geri dönmüş..

Bilge bakmış. Zeytinyağı tam... "Bahçe nasıldı?" diye sormuş adama.

Adam bön bön bakmış tabi. "Ben kaşıktan gözümü ayırmadım..?!?!"
Bunun üzerine bilge; "o zaman tekrar bahçeye çık, bir tur at gel. Ancak bu kez bahçeyi gez, gör. Oradaki güzellikleri gör" demiş.

Adam gezmiş görmüş geri gelmiş biraz sonra. Bilge ona sormuş "bahçe nasıldı" diye.. Adam bahçede gördüğü güzelliklere duyduğu hayranlıktan bahsetmeye başlamış. Kaşığa bakmışlar. Zeytinyağından eser yok.

Bilge gülmüş..
"Hayat senin bakışınla anlam kazanır, ya sadece bir noktayı görürsün hayatın akıp gider sen farkına varmazsın, ya da görebileceğin tüm güzelliklerin ortasında hayatı yaşarsın, akıp giden zamanın da anlam kazanır" demiş.

"Hayatın anlamı senin bakışlarında gizli"


Ne yapmaya çalıştığımı, neler yaptığımı, neler yapapileceğimi sorguluyorum bazen. Yolu yürüsem mi, şuradan bir taksi mi çevirsem?...

ve anladım ki (daha önce de anlamıştım ancak karmaşadan unuttum, bir süreliğine unutmamak üzere yeniden hatırladım-herkese olur-) hayat acayip güzel. Hayat kocaman bir sürpriz, facia, fiyasko ve rüya...

Hayat hergün ayrı bir renk. Dün turuncu idi. Bugün yeşil, yarın mor... Ara sıra siyah, bazen gri. Ama neticede apayrı.

Hayatın anlamı bugün benim için Mercan'ın gülüşüydü. 1 sn. olsun ağlatmamak. Kaşınan diş etlerini kaşıyarak onu rahatlatmak, uykusunu alabilmesi için bu sıcakta koltuğa mıhlanıp 1,5 saat onu sallayarak uyutmak. Pilim bitene kadar...

Dün de hayatın anlamı "mutlu et kendini" idi. Omuzlarım her öne eğildiğinde, içim darlandığında omurgamı dikleştirip yüzüme iki şaplak attım. Canlan, uyuma!

İnsan harcadığı kadar enerji üretiyor. Biraz kestireyim dersen, bütün gün uyuklar durursun. Deli danalar gibi koşturup şarkılar söylersen günün öyle cıvıl cıvıl geçer.

Pozitif düşünmeye yöneldim. Kendimi kandırmaya, olumlu düşünerek mutlu olmaya sevk ettim.
Belki çakan olmuştur kişisel gelişime yönelik bir kitap okuyorum :) Nlp'ye sardım. Uygulama henüz sıfır, ancak okuyarak kendimi gaza getiriyorum. Belki farkına varmadan uyguluyorum.

Nlp yemek yapmıyor, Mercan'la oyun oynayamıyor.
Bu durumda Mercan'a nlp teknikleri öğretmek gerekiyor.

Anne de ağlayacak, biraz az ağla.
Anne top atsan uyanmaz hale geldi, en iyisi gece uyanma.
Anneye ihtiyacın yok, mama biberonda.
Anne agu egi demekten konuşmayı unutacak, tez vakitte anne veya baba de kadın paralanmasın.

Teknikleri öğrenmeli.

Şimdilik kullandığı yegane teknik ağlamak, nedenleri sayısız

a) Açım
b) Uykum var
c) Canım sıkıldı
d) Oyun oynamak istiyorum
e) Gezmek istiyorum
f) Dişlerim kaşınıyor
g) Çok sıcak bayılıcam, yelle beni
h) Ben cücük bir bebekim, kucağına al okşa beni
i) Gıcıklık olsun diye ağlıyorum
j) Emziğimi verin ulan!
k) Hepsi
l) Joker hakkımı kullanmak istiyorum

Yani hep o, hep o. Al işte nereden nereye.. Hayatın anlamı çocuuum. Çocuuumun günlük macera ve beklentileri. Bugünü, yarını.

Tutup ağzına sokmaya çalıştığı ayakları, meyve sularını afiyetle içerek beni mest etmesi.

Oysa ne yumuk, ne sessiz, ne sakin.. Ne bebek bir şeydin sen...

5 Ağustos 2007 Pazar

Yoruldum Anne

Anne şuursuz bir doktorun yüzünden 1,5 ay süründü, Mercan'ını kucağına alamadı, sütten kesti, acı çekti, yoruldu.

Anne katil olmanın eşiğinden döndü.


Uzun yollar gidip anneannede kaldık. Gezdik, sevildik, kucaklandık ve en önemlisi iyileşip geldik.

Şimdi anne çok mutlu.
Çünkü Mercan'ını yardımsız kucağına alabiliyor ve 5 dk. dan uzun bir süre tutabiliyor....


Şimdi herşey yolunda. Mercan biraz yoruldu ama :)